Bu yazıyı bir dostumun aynı başlıklı yazısından ilhamla yazıyorum.
Ben de onun gibi sık sık aynı soruyla muhatap oluyorum; “Sorunları sıralıyorsunuz ama çözümünüz ne?”
Bu soru ilk bakışta makul görünür. Ancak çoğu zaman soranın amacı işi yokuşa sürmek, kolay olanı zor göstermek, analizleri ve yer yer açık, zımni çözümleri itibardan düşürmek, umutsuzluk telkin edip, mevcut kurulu düzene mahkum edip sizi de kendi mahpushanesine koymaktır.
Pek çok yazımda sosyal yasaların işleyişini sebep-sonuç ilişkisi bağlamında açıkladım ve aynı sebeplerin aynı sonuçları doğurduğu tarihi hadiselere göndermelerde bulunarak sürecin evirilebileceği noktaları işaret ettim. Hadiselerin arka planını bilinenlerden hareketle bilinmeyeni tahmin etmeye çalışarak ortaya koydum.
Yeterli tarih okuması yapmayanların bunları anlamaları, yorumlamaları zor olabilir. İnsanoğlunun macerası sürekli yenileniyor. Dolayısıyla dün ile bugün arasında kuracağımız isabetli korelasyon bize bugüne dair problemlerimizi çözme kabiliyeti kazandırır.
Yazılarımın çoğunda temel sorunlarımızı dile getiriyor, sorunların kaynaklandığı sebepleri sıralıyorum. Çözümlerin de önemli nisbette yazılarda içkin olmasına gayret ediyorum ama çözüm bekleyenler, “bize bir tılsım önerin, bir el dokunmasıyla sorunu çözsün” demeye getiriyorlar. Yani biz bir bedel ödemeden kurtuluşa erişelim. İnsanlar böyle beklenti içine girdikleri için profesyonel politikacılar da onların beklentilerine karşılık gelecek yalanlara baş vurmakta beis görmüyorlar.
Çoğu yazımda öncelikli sorunları başlığa çıkarıyorum. Kendi bloğumda bugüne kadar konuşulacak temel sorunlarımızın hepsini yazdım, bir kısmını tekrarlarla mevzu ettim. Malum, tekrar etmek Kur’an’ın da bir usulüdür. Mevzular ehemmiyeti nispetinde tekrar edilir. Ben de bu metodolojiye uygun bir yol takip etmeye çalışıyorum.
İster bir asır ister üç asır olsun uzun yıllara sâri problemlerimize hazır / paket pansuman çözümler önermek, boş umutlar aşılamak sadece sorunları ötelemek ve suni teneffüsle hastayı biraz daha yaşatmak anlamına gelir. Bu da topluma yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Siyasetimizin kronik hastalıklarının başında hamasetle insanların hislerini, duygularını istismar edip kolay olanı teklif ederek aldatmak gelir. Böylece biriken, yapısal sorunlarımız palyatif yöntemlerle çözülme iddiasında ve vaadinde bulunulur. Sorunun kaynağını kurutmak veya kesip atmak yerine ondan neşet eden metastaza odaklanılır.
Türkiye’de bugüne kadar hiçbir siyasetçi sorunların ana kaynaklarına inmeye cesaret edememiştir. Sağcısıyla, solcusuyla hepsi tarafından sadece iktidara gelmek, iktidar nimetlerinden yararlanmak öncelenmiştir. Onlar da bilir ki, halk zora değil kolay olana, hiçbir bedel ödemeden kurtuluşa ermeye taliptir. Halk, sihirli formüllerle kurtuluş sunacak sihirbazların büyüleyici sözlerine / vaatlerine kanmaya hazırdır. Düşünmek yerine sloganların büyüleyici atmosferine kapılmaya meyillidir. Ezberini hakikatle değiştirip konforunu bozma zahmetine katlanmak istemez. İşte bunu bilen profesyonel politikacılar daima ayni yöntemleri tekrarlayarak hastalığı yok etmek yerine sadece ağrı kesicilerle halka geçici bir rahatlık vermeyi tercih etmiştir.
Diyoruz ki, bir ülkenin siyasetini, yönetimini hukukileştiremezseniz, denge denetim mekanizmalarını yerli yerince işletemezseniz, yönetimde şeffaflığı, hesap verebilirliği sürdürülür kılmazsanız, toplumun tüm kesimleri için hürriyetçi bir siyasal iklim hasıl etmezseniz, yönetimde ehliyet ve liyakati gözetmeseniz, TBMM’yi kelimenin hakkıyla tam bir “istişare” kurumuna dönüştürmezseniz ve yönetimi denetleyecek bir özgürlüğe kavuşturamazsanız hiçbir kalıcı çözüme ulaşamazsınız. Daha başka nasıl bir çözüm önerisi beklenebilir?
Ekonomideki krizler, hukuktaki sapmalar, keyfilikler, toplumdaki ve haliyle siyasetteki yozlaşmalar, eğitimde diplerde seyreden kalitesizliğin temel sebeplerindendir. Bu temel problemlerin çözümlerini bu ana kaynaklarda aramak yerine masa başı tılsımlı siyasi programlarla detaylara boğmak, hakikati anlaşılmaz kılmak ancak siyaset sihirbazlarının marifetidir. Hakikat bu kadar basit ve anlaşılır olduğu halde çözüm yollarını karmakarışık göstererek kendi egolarına kurban etmek tarihin kaydettiği bir yöntemdir.
Kavram olarak çerçevesi hakkıyla bilinmeyen “demokrasi” sözcüğü bütün siyasetçilerin yönetim anlayışlarının, iddialarının en kullanılışlı kavramı, sloganı haline gelmiştir. Halka, “sizin siyasi iktidarlardan beklentiniz nedir?” sualini sorsanız herhalde “demokrasi” diyebilecek ve bunu tanımlayabilecek insan sayısı %1’i bulmaz. Onun için gelin halkın anlayabileceği dilden “hukuk devleti nasıl inşa edilebilir, bu hukuk devleti sizi hangi nimetlere kavuşturabilir?” sorularının cevapları üzerinde çalışın. Elbette bu zor ve uzun erimli bir süreçtir. Ancak bilinmeli ki, kesin çözüm budur. Bunun dışındaki çözüm formülleri laf-ı güzaftan ibarettir.
1 yorum
Sizi uzaktan tanıyan bir sosyal demokrat vatandaşım.Uzun yıllar yurt dışında bulundum.Ülkemi ve sizin gibi ülkemin güzel insanlarını çok seviyorum.Ak Partinin ilk yıllarında ömrümde ilk defa sağ partilere oy verdim.Şimdi ise bin pişmanım.
Benim sizden ricam: Levent Gültekin ile ikinizin bir parti kurmanızı rica ediyorum.Bence hiç durmayın.Gerekirse oyunuz da az çıksın.Ama kuşatıcı,evrensel ve ufku sonsuza uzanan vizyonunuzun ve güzel fikirlerinizin geniş halk kitlelerine ulaşması lazım. Bence bu herşeyden daha önemli.
Şuna inanın: Türkiyede sessiz çoğunluk tam da sizin gibi vizyoner liderleri arıyor.Bulduğu zaman anında etrafında kenetlenir.Tıpkı Özal gibi…Toplumsal çürüme gittikçe daha da derinleşiyor.Şimdi bir can simidi oldunuz oldunuz kan kaybeden topluma. Yarın çok geç olabilir..
Benden söylemesi..