Herhalde biraz psikiyatrı uzmanları veya psikologların sahasına girmiş olacağım ama varsa bir yanlışım tashih etsinler lütfen; Devletin zirvesi ile ilgili yolsuzluk söylentilerinin halk tabanında nasıl bir yansıma bulacağı sorusu önemlidir ve toplumsal değişim açısından sorgulanması gereken önemli bir mevzu…
Malum, meşhur ifadedir; “Şüyu vukuundan beterdir.” Bir hadise, toplum arasında yoğunluklu konuşuluyorsa, devlet ve
hukuk kurumlarına düşen, hızlı bir şekilde olayı aydınlatıp, doğru ve yanlış olanı topluma duyurmaktır. Aksi taktirde, konuşulan mevzu dolaşımda durdukça kartopu gibi büyüyerek gelişecek ve toplumun psikolojisini önemli derecede etkileyecektir. Kötü niyet sahipleri de bu dumanlı havadan yararlanmak isteyeceklerdir.
Çok affederseniz belki çok uç bir örnek olacak ama daha iyi izah edecek başka bir örnek bulamadığımdan şu varsayımla izaha etmeye çalışayım; Farz-ı muhal, bir mahallede bekar veya dul bir kadınla ilgili olarak birisi sağda solda onunla beraber olduğunu anlatıyor. Bu dedikoduya itibar eden bazıları da bunu sağda solda yayıyorlar. İşte burada kötü niyet sahibi bazı erkekler de o kadınla beraber olmak için fırsat kollarlar veya zor kullanarak namusuna kastederler. Ve o toplumda eğer hukuk kurumları o kadının hukukunu koruyamazsa ve o dedikodu yayılırsa ve dahi o toplum ise hiçbir tepki göstermezse bu ahlaksız anlayış yaygınlık kazanacaktır. Ve kötü niyet sahibi insanlar için yol olacaktır.
Malum, iyi veya kötü ahlakın böyle bir sirayet etkisi, çoğalması sözkonusu… Her türlü yolsuz ve ahlaksız uygulamanın böyle bir fıtratı var. “Onlar ellerindeki imkanlarla bunu yapıyorlar; o halde elimdeki imkanlar da bana şunları yapma fırsat veriyor.” diyerek, imkan aralıkları içerisinde yapacağını yapar. Bunu da “çalıyorlar ama çalışıyorlar” içtihadına da(!) uydururlar.
Şimdi mevzuyu başımdan geçen bir hikâye ile izah edeyim;
1990’lı yılların sonlarına doğru, üçlü koalisyonun (DSP-MHP-ANAP) hükümet olduğu dönemdi. Yine yolsuzluk söylentilerinin ayyuka çıktığı bir dönem. Malum, o söylentilerdi ki, üçlü koalisyonun partilerini baraj altı edip, Ak Parti’ye iktidar yolunu açmıştı. Ben de o dönemde Sağlık Bakanlığı’nda Müfettiştim. Bir hastanede teftiş yaparken hastanede görevli olan bir boya ustasının hafta sonlarında da dışarıda boyacılık yaptığını öğrendiğimde, kendisine bir hafta sonu oturduğum lojmanın mutfağını, boyası bana ait olmak üzere yevmiye karşılığında boyatmasını teklif ettim ve o da kabul etti.
Hafta sonu gelip boyamaya başlayınca baktım ki, giydiği eldiven hastanede kullanılan cerrahi eldivenler. Sordum kendisine; nedir bunlar?
Bakınız bana cevabı ne oldu?
Onun diliyle nakledeyim; “Efendim, bir gün hastanede görev yapan falan kliniğin şefi, falan kişi kendi özel evinin boya işlerini yapmamı teklif etti. Malzemesi de bana ait olmak üzere yevmiye usulü anlaştık. Hafta sonu gelip boyaları hazırlarken, yine başka bir hastanede görev yapan hekim kocası falan kişi (eşi de, kendisi de camiada dindar olarak biliniyorlar) geldi. ‘Eşimle kaça anlaştınız?’ diye sordu. Ben de kendisine şu rakama anlaştık deyince; ‘olmaz’ dedi; ‘Şu fiyata olursa devam edin; aksi taktirde çıkın gidin. Hem muhtemelen bu boyaları da hastanenin ambarından getirmişsinizdir” dedi. Kendisine yeminle boyaların hastaneye ait olmadığın ifade etmişsem de ikna edemedim. Ancak boyayı da hazırlamıştım. Tekrar toplayamazdım. Tartışmanın sonunda baktım ki olmayacak onun dediği fiyata razı olmak zorunda kaldım…”
Hikâye bu. Şimdi bunu nasıl tefsir etmek mümkün?
Acizane yorumum şu; Adam diyor ki, “boyaları çalmadığım halde beni çalmakla itham etti. Mademki, çalmadığım halde çaldı diyorlarsa, iyisi, ben de elime geçen imkanı değerlendireyim; işte giydiğim bu cerrahi eldivenler de hastaneden aşındırdığımdır. Benim elimdeki imkan bu kadar; olsa daha fazlasını da çalardım.”
Üç aşağı; beş yukarı böyle bir halet-i ruhiye… İşte bu halet-i ruhiyenin bugünlerde de geçerli olduğu kanaatindeyim. Hani,
Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde çıkarılmak istenen “şeffaflık yasası” ile ilgili CB Erdoğan’ın, “Eğer bu yasa çıkarsa teşkilatlarımızda görevlendirecek kimseyi bulamayız” dediğini hatırlayın…
Kaç yıllardır o kadar yolsuzluk iddiası ortaya atıldı. Bazılarının çok açık, net bilgi ve belgeleri var ortada; buna rağmen herhangi bir inceleme ve soruşturma yapılmadı/yapılmıyor. O zaman vatandaşın kanaati de şu oluyor; “Herkesin yaptığı yanına kar kalıyor; o halde ben de elimdeki imkanlarla ne yapacaksam yapayım” anlayışı gelişiyor ve toplumsal bozulma hızla sirayet ediyor. Her aklı başında insanın bugün rahatlıkla görebileceği savrulma ve yozlaşmadır bu…
Ve son olarak Mevlana’nın şu metaforu ile bitirmiş olayım;
Mevlâna bir gün bir müridiyle balıkçı haline gider. Tezgâhtan bir balık alarak kuyruğunu koklamaya başlar. Müridi; “Efendim, benim bildiğim balık baştan kokar ama siz kuyruğunu kokluyorsunuz. Nedir bunun hikmeti?”
Mevlana’nın cevabı; “Evladım bu balığın başı çoktan kokmuş; ben ise kokunun kuyruğa ulaşıp ulaşmadığına bakıyorum.”
Daha öz ifadeyle; “Et kokmuş; tuz kokmuş…”