Bir Dokunup Bin Ah İşitiyoruz

by Fahrettin Dağlı

Bugün Ankara’da bir oto sanayiine gittim. Oto tamircisi ustalarla, kalfaları ve çıraklarla sohbet etme imkanım oldu. Bir dokundum bin ah işittim.

Kendi sektörleriyle ilgili yürek acıtıcı çok şeyler anlattılar. Piyasanın yapısal problemlerinden, kendi meslektaşlarının ahlaki dejenerasyonundan ve geleceğe dair yetişmiş iş gücü sıkıntılarından bahsettiler.

Ayrılırken de bana şu tembihatta bulundular: Aman abi araba sürerken dikkat edin de kaza yapmayın. Kaskonuz yoksa yandınız, olsa bile parça bulamıyorsunuz. İlgili servisler parça için 3-4 ay sonraya sıra veriyorlar. Kasko ücretleri de 30 bin TL’yi buldu…

Yine söyledikleri çarpıcı bir tespit: En fazla 5-10 yıl sonra, yani, mevcut ustalar emekliye ayrıldıktan sonra bu servislerde halk hizmeti gören kimse bulamayacaksınız. Çünkü arkası gelmiyor, ara insan gücü kesintiye uğradı.

Gerçi toplumu gözlemleyen birisi olarak her gün olumsuz onca gelişmeye şahitlik ediyorum. Emekli olduğum Sağlık Bakanlığına bağlı kamu hastaneleri, klinikleri tam bir iflas süreci yaşıyor.

On gün önce diş kaplamalarımı yenilemek için müracaat ettiğim bir diş kliniğinden bana söylenen: Şu an kaplama malzememiz yok, ihalesi yapılıyor, dolayısıyla muhtemelen yılbaşından sonra gelir…

Yine eşim bir kamu hastanesinden MR için 27 Aralık’a randevu almıştı. Bir gün kala kendisine, “cihazdaki arıza nedeniyle randevunuz 12 Ocak’a ertelendi” mesajı geldi.

Şimdi sorarım: Aciliyet kesbeden bir durum varsa hasta veya hasta sahipleri ne yapsın? Parası olan zorunlu olarak özel hastanelere yönelecek, olmayan ise işini şansa bırakacak.

Yani, dokunduğumuz herkesten derin ahlar duyuyoruz. Ülkenin problemleri gittikçe ağırlaşıyor. Devlet umarsız, vatandaş perişan…

Dindar muhafazakar muhitte müslüman önderler arasında Hz. Peygamberden sonra ismi en çok anılan kişi herhalde Hz. Ömer’dir. Mevcut siyasi yönetim de, Ömer’in adaletini icra edecekleri iddiasıyla iktidar olmuştu. Hatta şimdi iktidarla beraber olan eski muhalif liderlerden Numan Kurtulmuş o günlerde eski ve yeni arkadaşlarıyla ilgili meşhur retoriğini seslendirmişti: “Harun gibi gelip, Karunlaştılar.”

Cidden merak ediyorum: Bu Karunlaşanlar hiç mi orta ve aşağı tabakalardaki halkın durumunu düşünmezler, kaygılanmazlar?

Osmanlılara kadar gelen bir geleneğe göre yöneticiler arada sırada tebdili kıyafet giyerek halkın arasına çıkarlar, birebir gözlem yapıp, halkın durumundan haberdar olurlarmış. Şimdi ona bile gerek kalmadı. Bir elemanın eline bir kamera verip halkın arasında dolaştırılıp sokak röportajları yaptırmak bile durumu resmeder.

Hiçbir yöneticinin, yönettiği halkın durumunu bilmemesi gibi bir mazereti olamaz.

Tam da burada islami kaynaklarda geçen meşhur bir kıssayı zikredeyim:

Hz. Ömer bir gün tebdili kıyafet giyerek yanında görevli bir elamanla birlikte Medine’nin kenar mahallelerini dolaşır. Bir çadırda ağlayan çocuklar ve dışarıda kaynayan tencereyi görünce merak edip çocukların annesine sorar:

Bu çocuklar niye ağlıyor?

Annenin cevabı: Açlıktan uykuları gelmiyor, ben de boş tencereye su koyarak oyalayıp uykuya dalmalarını bekliyorum.

Bunun üzerine Ömer: “Bu durumdan Halife Ömer’in haberi var mı?

Kadın: Hayır, dedi.

Ömer: Niçin haber vermedin?

İşte o kadının ibretamiz cevabı: Niye haber vereyim ki, halkının aç kaldığından haberi olmayacaksa niye halife oldu?

Kıssa bu soruyla bitiyor. Şimdi ben de mevcut yöneticilere soruyorum: Halkın durumundan habersizseniz niye ülke yönetimine talip oldunuz? “Fırat’ın kenarında bir kurt kapsa bir koyunu adli ilahi sorar bunun hesabını Ömer’den” diyerek iktidar olduğunuzda niye sözünüzde durmadınız?

Halbuki inanma iddiasında bulunduğunuz Allah, kitabında onlarca ayette, müminleri kastederek, “onlar ki, sözlerini / ahitlerini yerine getirirler.” diye iddia sahiplerine hatırlatma yapıyor. Yine Saff 2-3. ayetlerinde, “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.” buyuruluyor.

Allah aşkına bu kadar hamaset yaparak iktidar olduktan sonra iddialarınızdan fersah fersah uzaklaşmanızı vicdanınızda nasıl izah ediyorsunuz, nasıl tevil ediyorsunuz? Gerçekten değdi mi şimdi? Yoksa ahirete dair inançlarınızı da mı kaybettiniz?

Eğer Ömer B. Abdülaziz gibi bir ahiret endişeniz olsaydı onun gibi kıvranıp dururdunuz. Sadece insanlar değil, yönettiğiniz coğrafyanın tüm canlılarının ve hatta cansızlarının bile hakkından sorguya çekileceksiniz. Kendi kurduğunuz bu dünyanın hukukundan bir şekilde paçayı sıyırabilirsiniz, ya öte tarafta “halimiz nice olacak?” diye endişelenmez misiniz? Kalpleriniz bu kadar mı katılaştı?

Şimdi de bu iktidarı destekleyen, uyarmayan, ikaz etmeyenlere bir çift söz: Biliyorum, bir kısmınız az bir menfaat karşılığında, bir kısmınız korkularınızdan, bir kısmınız “bunlar giderse müslümanlığımız ne olur?” endişesinden, bir kısmınız mevki ve makamlarınızı kaybetmemek korkusuyla haksızlıklar karşısında susuyorsunuz. O eskiden dillerinizden eksik etmediğiniz “Eğer haktan saparsanız sizi kılıçlarımızla tekrar doğru yola çeviririz” sözünü ne çabuk unuttunuz?

Kur’an okuyan sizler şu ayeti okuyup düşünmez misiniz?

“Zalimlere en ufak bir meyil göstermeyiniz, yoksa size de cehennem ateşi dokunur…” (Hud 11/113)

Elmalılı bu ayeti tefsir ederken, zulüm karşısında sessiz kalmayı da meyletme kapsamında sayıyor. Allah zulüm karşısında tepki vermeyen, kayıtsız kalan herkesi cehennem ateşi ile tehdit ediyor, hiç mi endişe etmezsiniz? Hangi saikle olursa olsun bu dünyanın süfli fayda ve zevkleri için ateşte yanmaya değer mi?

“Ne zulmü?” diye sormayın lütfen. Adaletiyle İslam tarihinde haklı bir şöhrete sahip Ömer B. Abdülaziz bile bu ve benzer ayetleri düşünerek, saatlerce gözyaşı döküyor, Allah’tan ölümünü temenni ediyor. Mevcutlar onun gölgesi bile olamazlar, size ne oluyor ki, süfli çıkarlarının arkasında koşan ve onlarca hukuksuz fiilli olan bu kişilerin arkasından koşturuyorsunuz?

Yıllardır siyaseti takip eden, gözlem yapan bir insan olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Bu iktidarın hak ve adaleti inşa gibi bir amacı, derdi, endişesi yok, bugüne kadar işledikleri onca haksız fiille de iktidarlarının ömrünü uzatmak dışında bir amaçları kalmamıştır.

Buna rağmen halen niye yazıyorsunuz diyenlere de cevabım: Yarın huzurda, “bu kadar haksızlık karşısında sen ne yaptın?” sorusuna bir mazeret oluşturmaktır.” Bütün uyarılarım, ikazlarım buna müteveccihtir. Muhataplarımızın sözümüze itibar edip etmeyecekleri, kendilerini tashih edip etmeyecekleri kendi meseleleridir. Bizim kimseyi zorla yola getirmek bir mecburiyetimiz yok, ancak uyarı ve ikazda bulunmak gibi bir mesuliyetimiz, sorumluluğumuz var.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept