Her gün seçim toto yapılıyor. Farklı araştırma kuruluşları hemen hemen her hafta tahminlerde bulunuyorlar. Yenilmek ve yenmek psikolojisi ile yatıp kalkanlar bu sonuçlara kilitlenmiş durumdalar.
Geçmiş seçimlerde de yıkıcı politik kampanyalar yürütülüyordu. Ancak, aklımın yettiği günden beri hatırladığım kadarıyla bu seçim kampanyasında yapılanlardan daha çirkinine tanık olmadım. Her türlü hakaret, yalan, iftira ve kumpasın rahatlıkla kullanıldığı bir kampanyaya şahit oluyoruz. Ölçü, izan, insaf ve adaletin rafa kaldırıldığı bir yarışma.
Üstekilerin diline ve hâline göre şekillenen politik ifade ve eylemlerin alta yansımaları da o ölçüde yıkıcı ve öldürücü oluyor. Taraftarların propaganda yürüttüğü sosyal ağlara girildiğinde bunu rahatlıkla görmek mümkün.
Seçim kampanyasında yaşananlara, olup bitenlere Müslüman’ca bir bakışla baktığımızda, sonucu ne olursa olsun bu seçim, kazananı olmayacak bir seçim olacak. Üstten başlayarak, alt katmanlara doğru gittikçe derinleşen nefret psikolojisi dalga dalga genişleme istidadı gösteriyor. Bu derin fay hatları, Türkiye’yi yönetilemez kılabilir. Belki de kazanan için mezar olacak bir sürece hızla yuvarlanıyoruz.
Hâlbuki hiçbir sonuç Türkiye insanının yegâne kurtuluşu olmadığı gibi ölümü, yok olması da değildir.
İşin en korkunç tarafı da, dindarlığın, İslamlığın politik çıkar ve menfaatler için yarıştırılmasıdır. Sen mi daha iyi Müslümansın, ben mi? Hatta biraz daha ileri giderek, kendisi ve partisi dışındakilerinin imanını bile münakaşa edecek kadar ileri gidilmektedir.
Özellikle İslami referanslar üzerinden politika yapanlara hayret ediyorum. Bir Müslüman olarak her neyle iştigal ediyorsak edelim, asıl hedefimiz, gayemiz;
-Rabbin rızasına hizmet etmektir.
-İnsanların Rablerini bulmalarının önündeki tüm bariyerleri kaldırmaktır.
-Kalpleri ısındırmaktır.
-İtmek, tekfir etmek değildir.
Öyle sahnelere tanık oluyorum ki hayret etmemek mümkün değil. Öyle bir üslup takınılıyor ki, adeta hal diliyle; “Siz Müslüman değilsiniz. Müslümanlık nerede siz neredesiniz? Siz Kur’an’dan, dinden ne anlarsınız” gibi ifadelerin düz mantıkla tercümesi; “Ben sizi İslam dairesinde saymıyorum.” Veya elinde Kur’an-ı Kerim ile seçim meydanlarında dindarlık üzerinden muhaliflerini daire dışında bırakmaya, ötekileştirmeye kararlı bir halet-i ruhiye. İslam dünyası bu türlü sahnelerden, görüntülerinden çok çekti. En kanlı çatışmalar, bu zemin üzerinden tahrik edildi. Geçmişin bu netameli dönemlerini hatırlatan sahneleri son derece tehlikeli bir kampanya nevi olarak görüyorum.
Şöyle olmasını temenni ederdim; ne kadar dine mesafeli olursa olsun, hatta karşıt bile olsa, bir parti lideri veya mensupları dini kavramlar üzerinden olumlu bir şeyi ifade ediyor ve işaret ediyorlarsa, -hani Mevlana’nın ifadesiyle “Bunun yalanına cübbemi veririm, sâhisine ise canımı veririm”- misalinde olduğu gibi onları ortak bir müştereğe, ortak bir kelimeye davet etmek konusunda bir vesile bilirdim.
Bununla ilgili diğer bir hususu ifade edeyim. Bu seçimin sonucunu Türkiye’de dindarların ya kaybedecekleri veya kazanacakları gibi bir kesin yargıya kilitlemek bir cehalet sonucu değilse, ne pahasına olursa olsun kazanmaya hırslanmış birilerinin algı operasyonudur.
Bir toplumun İslamlaşması veya sapmasını bir partinin kaderine bağlamak gibi bir algının ilmi ve nakli hiçbir delili yoktur. Ki böyle olmadığı da on üç yıllık pratiğin neticesinde anlaşılmıştır. On üç yıllık iktidar neticesinde kazanımlarımızı ve kayıplarımızı kıyaslayalım. Olumluları bir kefeye, olumsuzları diğer kefeye koyalım, izan ve insafın terazisinde tartalım. Bakalım hangi kefe ağır gelecek. Bir yıl önce mevcut Diyanet İşleri Başkanı diyordu ki; “Gençler, ‘Eğer din buysa biz burada yokuz’ diyecekler diye endişe ediyorum.” Yine İlahiyatçı Faruk BEŞER, ‘Bir taraftan insanımız dine yönelirken, diğer taraftan dinin içini de boşaltmakta, onu sadece dünya amaçlı bir meta olarak tüketmektedir’ diyor. İlgili otoritelerce benzer ifadeler yaygın bir şekilde seslendirilmekte ve olumsuz sürece dikkat çekilmektedir. Burada sosyal, kültürel istatistiklere girmiyorum. Boşanmalar, madde kullanımındaki artışlar, dindarlığın en önemli göstergesi olan namaz kılmadaki düşüş oranları gibi toplumsal gidişatın cihetini resmeden istatistikleri bahis konusu bile etmiyorum. Arzu eden arama motorundan istediği her türlü veriye rahatlıkla ulaşabilir.
İstatistiklerin ötesinde, arzu edenler bürokrasideki arkadaşlarına, dostlarına ‘İşler nasıl gidiyor?’ diye sorsunlar. Beş aşağı, beş yukarı alacakları cevap şu: “İdealizm, heyecan ve fedakârlık tükenmiş. Çalışanlar yarınlarından umutsuz, endişeli. Sürek avı nedeniyle güven iklimi kaybolmuş. İnsanlar, hâsıl olan güvensizlik ikliminden dolayı riyakâr davranmakta, münafıkların sıfatı ile sıfatlanmaktadırlar.”
Bir bakanlığın tepe bürokrasisinde görev yapan bir arkadaşımın mümine eşi bana şu itirafta bulundu; ‘Sözkonusu Bakanlığın üst bürokrasi takımını teşkil eden beylerle zaman zaman eşli olarak bir araya geliyoruz. Dışarıdan birileri ‘Bu beyler bir araya geldikleri zaman ‘Allah için birbirleri ile hakkı, hukuku, iyiliği, fazileti, gelecek ile ilgili tasavvurları konuşuyor ve paylaşıyorlar.’ diye zannederler. Halbuki, bir araya geldiklerinde, maddi kazanımlarını, mevki ve makamlarını, dünyevi edinimlerini konuşurlar, eğlenirler. Zaman zaman vicdanım zorlanır kalkar; ‘Ne olur biraz da Allah’ın hoşuna gidecek şeyler konuşsanız diye müdahale ederim. Eşlerimiz bürokraside hâşâ ‘Allah yokmuş’ gibi davranıyorlar.”
Eğer, Müslümanlar bu verileri ve değerleri ıskalayarak, sözü ekonomik kalkınma verilerine getirecek olurlarsa, onlara da diyecek tek sözüm şudur: “Alın köprülerinizi, tünellerinizi, duble yollarınızı, AVM ve hastane zincirlerinizi, verin bize ahlakımızı, erdemimizi, adaletimizi, ehliyetimizi, liyakatimizi, yalansız-dolansız dünyamızı.”
Bir defa ülke yönetmek iddiasında olan partilerden seçmen olarak en önemli beklentimizin, talebimizin şu olması gerektiği kanaatindeyim. “Bu ülkeyi hak ve adalet üzere idare etmeyi, ehliyet ve liyakati gereği gibi değerlendirmeyi taahhüt ediyor musunuz? Taahhüt ediyorsanız, bunu nasıl ve hangi vasıtalarla gerçekleştireceksiniz ve taahhüdünüzün garantisi ne olacak? Toplumla yazılı bir mutabakata var mısınız?” gibi.
Siyasal iktidarlar toplumsal dönüşümün nihai sağlayıcıları değildirler. Kolaylaştırıcı ve olumlu iklim oluşturucudurlar. Dolayısıyla vatandaş olarak kriterimiz nettir. Yönetime talip olanların, “Hak ve adalet” konusundaki hassasiyeti ile gelişmenin önünü açacak olan “özgürlük ikliminin” teminatını ve güvenini verip vermediği hususudur temel kriter. Sandık başında tercihler bu kriter bağlamında şekillenmelidir. Çünkü bir Müslüman olarak şahsen şuna iman ediyorum; “Hakka ve kemal adalete” istinat eden bir inancım var. Bu inancımın neşvü neva bulması için özgürlükçü bir iklime ihtiyacım var. Bu ihtiyacımın karşılanması hususunda topluma güven ve itimat telkin edenler beri gelsin. Bu kadar basit. Dolayısıyla hiçbir siyasal görüş kendisinin daha dindar olduğunu ve bu nedenle dinin gelişmesi ve yayılmasında kendisinin daha çok hak sahibi olduğunu iddia etmemelidir.
Ancak, sonuç olarak bakıyoruz ki, iktidarı ve muhalefeti ile birlikte Türk siyasetinde karşılıklı tahripkar, kin ve nefret psikolojisi yayıcılığı, ayrışma, bloklaştırma politikası güdülmektedir. Bu gün toplumumuzun, her türlü ekonomik projenin ötesinde, adalete, hakkaniyete, erdeme, barışa, güvene ve itimada ihtiyacı var. Bu kavramları önceleyecek ve toplumsal hayata taşıyacak bir siyasal söyleme ve nihayetinde de bir kültüre ihtiyaç var.
Bazı dostlarımız, olumsuzlukları gündemlememizden, dağın arkasında bekleyen tehlikeyi işaret etmemizden rahatsız olmaktadırlar. ‘Benzer olumsuzlukları sık sık ifade etmek suretiyle acaba topluma umutsuzluk telkin etmiyor musunuz’ diye şikayetlenmektedirler. Onlara cevabım: camiamızın büyük çoğunluğunun ‘Kralım, padişahîm, sultanım, başkanım çok yaşa’ dediği bir dönemde, müsaade buyurun bize de “Kral çıplak” demek ve olumsuzlukları, yanlışları, hataları ikaz etmek düşsün.
En ziyadesiyle korktuğum, çekindiğim husus; tenkit edilmeyen, doğrusu hatırlatılmayan yanlışların içselleştirilmesi ve kültüre dönüşmesidir. Ne yazık ki bu gün bunu bütün kahırlığı ile yaşıyoruz.
Eh, dilimize pelesenk olan o “Yanlış yaparsanız kılıçlarımızla düzeltiriz.” çıkışını hatırlayarak dilsiz şeytan olmaktansa, bazı dostların dostluklarını kaybetmeyi yeğleriz. Bunu da bize çok görmeyin lütfen. Vesselam…