Bu mesajı okuyanlardan istirhamımdır!
Belki sabrınızı zorlayacağım ama bilin ki meseleyi “Efradını cami, ağyarını mani” bir tafsilatla izah edemeyecek olursam yanlış anlaşılmalara sebebiyet vereceğimden endişe ederim. Malum en kötüsü maksadının dışında bir anlaşılmaya sebebiyet vermektir. Onun için de mümkün olduğu kadar kelimelerimi ve cümlelerimi dikkatle kurmaya çalışacağım. Bütün bu dikkatime rağmen okuyucu arkadaşlardan konunun özü ile ilgili değil de sırf mugalata ve polemik yapmak maksadıyla yorumlar sözkonusu olursa buna da üzüleceğimi ve cevap vermeyeceğimi peşinen ifade edeyim. Çünkü çok iyi düşünerek ve hissiyatımı aklımın süzgecinden geçirerek konuyu açıklamaya çalışacağım.
Malum en son çıkan KHK ile meslekten ihraç edilenler de dahil olmak üzere yaklaşık yüz bine yakın insan işinden, aşından edilmiştir. Bu işleme maruz kalanların büyük bir çoğunluğu neyle suçlandığını veya hangi iddialar neticesinde buna maruz kaldığını bilmiyorlar.
Hâlbuki hukuk devletinde usul nedir?
Evvel emirde kişi ile ilgili olarak konusu suç olan iddialar iletilir ve bu konuda savunma yapması istenir. İlgili idare veya yargı, savunmasını yerinde bulur herhangi bir işlem tahakkuk ettirmez veya yerinde bulmaz muhakeme eder. Mecellenin hükmünü hepimiz terennüm ederiz; “Berat-i zimmet asıldır.” Malum yine Hz. Peygamber, “Cezada yanılmaktansa afta yanılmak evladır.” diye ifade buyuruyor.
Niçin?
Nihayetinde afta yanılacak olursanız hüsn-ü niyetinize binaen Allah’ın affı mümkündür. Peki, ya verdiğiniz cezada yanılacak olursanız ne olur? Onlarca, binlerce insana zulmettiğinizden dolayı hem insanların hakkını gasp etmiş olursunuz ve hem de Allah’ın hukukunu çiğnemiş olursunuz. Bu kadar önemli bir husus…
Memuriyetten çıkarılanların neyle suçlandığını, iddia konularının ne derece suç teşkil edip etmediğini bilmiyoruz. Eğer geçmişte hüsn-ü niyetlerine binaen yaptıkları bir takım iş ve işlemler ile sair muamelatlar konusunda kişiyi suçluyorsanız, en azından bu kişiye şu hakkı tanımak insani ve İslami değil midir? “Geçmişte şöyle veya böyle işlediğiniz şu fiilleri hangi halet-i ruhiye ile yaptınız ve şu an pişman mısınız?” Kişinin beyanı esastır. Belki de size anlatacağı hikayesi sizi ikna edecek, tatmin edecek ve onarılması mümkün olmayacak zarar ve ziyana sebebiyet verilmeyecektir.
Şimdi gelelim işin asıl trajik boyutuna. Malum işten atılan herkesin eşi, çocukları ve bakmakla yükümlü oldukları kimseler var. Şöyle veya böyle şu an birinci derecede bu durumdan etkilenen bir milyona yakın insan var. Bu insanlar adeta tecrit edilmiş durumda. Kamudan atıldıkları bir yana, özel sektörde, malum sebepten dolayı bu insanlara iş vermiyor. Ve bu durumdan en fazla etkilenenlerde kadınlar ve çocuklar. Ev hanımları bebek bakımı dahil temizlikçilik ve benzer işi yapmaya razılar. Ancak yine de işverenler, “Başımıza ne gelir?” endişesiyle iş vermekten- çekiniyorlar.
Kapılardan döndürülenlerin neler yaşadığını da medyadan okuyoruz. Hatta bu yazıyı yazarken açığa alınan bir polis memurunun intiharını okuyorum. Herhalde OHAL uygulamasından bu yana intihar eden memur sayısı otuzu geçmiştir. Herkesin benzer hikayeleri var.
İlahi ve evrensel hukuk bir yana, mevcut hukuk sistemimiz bile ölen veya bedensel özürlülüğünden dolayı iş göremez hale gelenlerin geride kalan eş ve çocuklarına maaş bağlamak suretiyle onları sosyal güvenlik şemsiyesine almakta.
Öyle değil mi?
Hadi eşini geçtik Allah aşkına çocuklarının ne suçu var? Bunun bir terbiye yöntemi olmadığını aklı başında herkes bilir. Bu yaşanılan travmanın bu çocuklar üzerinde bırakacağı etkiyi düşünebiliyor muyuz? Eğer Allah’a inanıyorsak, yarın bu şefkat ve korumadan mahrum bırakılan çocukların yaşayacakları travmaların vebalini kim ve nasıl ödeyecek?
Buraya kadar sözüm yetkililere idi. Bundan sonrası İnsanlık ve İslamlık iddiasında bulunan herkese…
İnandığımız Allah, inansın, inanmasın herkesin hukukunun korunmasını emrediyor. Ve eğer bir yerde bir haksızlık varsa herkesin ona karşı söyleyeceği bir sözü ve eylemi olmalı. Bir kötülüğe karşı mücadele etmenin yöntemini öğretmiş Hz. Muhammed Mustafa… Onun şefkat ve merhametinin nasıl olduğu malumumuzdur. Kendisini taşlayan bir topluluğun helakine bile rıza göstermemiş ve onların yaptığı zulmü “bilgisizliklerine” hamletmiştir. Kendisini yurdundan tehcir etmiş, mallarına mülklerine el koymuş bir azılı zalim düşman topluluğunu bile affetmiştir. Dolayısıyla Peygamberin ahlakıyla ahlaklanması beklenen biz Müslümanlara, bırakın haksızlık, zulüm yapmak, zulme alet olmak veya meyletmek, onlara merhamet etmek, affedip sarıp sarmalamak yakışır.
Her Müslüman, önceliğine ahireti koyup, olup bitenleri manalandırmalı ve mümkün olabilecek en üst seviyedeki bir hassasiyetle zulme alet olmamalı, rıza etmemeli, meyil göstermemelidir. Bu ortamda çok paylaştığım Hud 113’ü yeniden zikrediyorum:
Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Sizin ALLAH’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz. (Hud:113)
“Meyletmeyin” yani onların kötülüklerini hoş görüyle karşılamayın… Onlardan yardım istemeyin… Onlara yağcılık yapmayın… Ayetin tüyler ürperten ifadesi “meyletmeyin”dir. Bir de doğrudan zalim olduğunuzu düşünün! ALLAH, onlara meyledenler için bile ateşin garanti olacağını söylüyor…
Ve Allah Resulü, bu ayeti okuduktan sonra: “Hud Suresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı.” buyurmuştur. Peygamberin endişesi kendine değil, biz ümmetine yönelikti.
Ayet, aynı zamanda her türlü zulüm karşısında tepki gösterip, tavır almanın Mü’minlere vacip olduğunu söylüyor.
Tarihe not düşmek, okuyanların şahadetine bırakmak ve ötelerde Rabbime bir mazeret sunmak gayesiyle yazdım. Rabbim, yanlışlarımızı tashih ve doğrularımızı teyit etsin inşallah.