Sosyal medya mecralarında takipleştiğimiz binlerce arkadaşla yüz yüze görüşmemiş olsak bile bir ailenin bireyleri derecesinde sevgi ve sempatilerimiz oluştu. Dertleştik, halleştik.
Bugün bir elbise kuşanıyorum! Bir sorumluluğu yüklenme irademi kamuoyu ile paylaşıyorum. Tabii olarak toplum daha yakın planda tanımak, bilmek istiyor / isteyecektir. Onun için bugün çileli, mücadeleli hayatımın hikayesini kısaca sizlerle paylaşmış olayım.
Bir cümle ile kendimi ifade etsem herhalde yanlış olmaz; “Ben Dedemin hatırası, Babamın vasiyeti ve Annemin duasıyım.”
Biraz açayım ne demek istediğimi. Dedemin bilge kişiliği, hak-hukuk bilirliği ve toplumsal yardımlaşma ve dayanışma konusundaki insani karakteriyle ilgili olarak biz torunlara intikal eden güzel bir hayat hikayesi var. Kendisini görmemiş olsam bile anlatılan hikayesi üzerinden benim için aile içi bir idol oldu. Annem ise onun en sevgili gelini ve öğrencisi olması hasebiyle ondaki özelliklerin bir kısmı da anneme intikal etmişti. Okuma yazma bilmeyen zeki bir kadındı. O, bize Dedemizi anlatırdı. Babam ise bir taşra politikacısı olarak genç yaşta hayata veda etmiş. Ben bir yaşındaymışım. İsmimi de o koymuş. Uzun süre tedavisi ile ilgilenen doktorunun adı. Ölmeden önce Anneme vasiyeti; “Çocukların hepsini okutmaya gücün yetmeyebilir belki ama Fahrettin’i okutmayı vasiyet ediyorum. Annem de hem fiili ve hem de kavli duası ile beni koşullandırdı, yönlendirdi. Tabir caizse yokluk, fakirlik içerisinde saçını süpürge ederek okuttu. Ve faydalı bir evlat ve birey olarak hizmet etmem için sürekli dua ediyordu. Bu vesileyle üçüne de Rahmet diliyorum; haklarını ödeyemem.
Evet benim için önemli olan bu kısa girizgahtan sonra hayat hikayemi paylaşayım…
1960 Konya doğumluyum. Çok küçük yaşta yetim kalmış; hayatın tüm zorluklarını bir şekliyle yaşamış, toplumun şu an yaşamakta olduğu sıkıntıların çoğunu tecrübe etmiş ve iyi bir toplumsal gözlem yaptığına kanaat getiren biri olarak tüm toplumsal kesimlerin, katmanların problemlerine vakıf ve hâkim olabileceğim kanaatindeyim.
Yönetim Bilimleri Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunuyum. Ayrıca Siyasal Davranış Uzlanım Dalında yüksek lisans yaptım.
Memuriyete Maliye Bakanlığı’nda başladım. Vergi Denetçiliğiyle başlayan memuriyetim Sağlık Bakanlığı’nda Müfettiş, Başmüfettiş ve Teftiş Kurulu Başkanlığı ile devam etti. 2009 yılında ülkenin iyi yönetilmemesinin sonucu olarak, adaletin, siyasetin, sosyal ve ekonomik düzeninin kötüye gittiğini ve dönülmez bir çıkmaz sokağa girildiğini gözlemledim. Bu süreçte ilgilileri uyarmak için duyarlı bir grup arkadaşımla birlikte “Hak ve Adalet” arayışları bağlamında sivil toplumla ilgili çalışmalara öncülük ettim. Sivil siyaset alanında daha özgür mücadele edebilmek için çalışma sürem dolar dolmaz emekliliğimi isteyip, memuriyetten ayrıldım.
Daha memuriyetten ayrılmadan önce ve bürokraside önemli bir görevdeyken iktidar aktörlerinin şimşeklerini üstüme çekmek pahasına da olsa, 2005 yılında “Yapılan Yolsuzluklar”la ilgili yaşananları kamuoyu ile paylaşmak üzere bir panel organize ettim. İktidarıyla, muhalefetiyle dürüst ve erdem sahibi sorumluların dikkatini “yolsuzluklar” üzerine çekmeye çalıştım. O günden, gelmekte olan büyük tehlikeyi görüyor ve bu saikle hem iktidarı ve hem de diğer politik aktörleri uyarmak istiyordum.
Ülke yönetimi adım adım adaletsiz, yolsuz bir rejime teslim oluyordu. İtirazlarımı yükseltmek için genç sayılabilecek bir yaşta emekli olarak 657 Sayılı Yasa’nın, haksızlıklara karşı duruşumu ve mücadelemi sınırlayan hükümlerinden kurtuldum ve sahada mücadeleye soyundum. Öncülük ettiğim sivil inisiyatif organizasyonlarıyla birlikte insan hak ve özgürlükleri için mücadele eden her örgütsel çalışmanın yanında olmaya gayret ettim. En son olarak da Türkiye’nin en eski insan hakları örgütü olan “Mazlum-Der” yönetiminde ve onun akabinde “Adalet Zemini” ve “Hak ve Adalet Platformu”ndaki çalışmalara destek verdim. Bunun yanında yaklaşık yirmi yıldır çeşitli mecralarda yayınlanan yazılarımla insanımızın sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel problemlerine dikkat çekiyor ve çözüm önerilerimi paylaşıyorum.
Yukarıda da belirttiğim gibi 2005 yılından beri ülkenin denge ve denetim mekanizmalarının gittikçe işlevsiz kılındığını, kamuda personel atamalarında ehliyet ve liyakatin gözetilmediğini, bundan dolayı adaletten uzaklaşıldığını sürekli dillendirdim. Ayrıca bu sürecin sonucu olarak ülkenin çok kötü bir akıbetle karşılaşabileceği öngörümü o tarihlerde iktidar üzerinde etkili olabileceğine kanaat getirdiğim bazı âkil kişi ve kurum yöneticileriyle paylaştım. Onlarca şahısla bu mevzuları müzakere ettim ve yaklaşan tehlikeye işaret etmeye çalıştım. Çünkü o dönemde iktidar aktörleri ve onları destekleyen siyasi çevrenin üzerinde etkili olabilecekleri düşüncesiyle bunlarla görüşmeler yaptım. Türkiye’nin denge-denetim mekanizmalarının işlevsiz hale getirildiğini ve bu gidişatın bu minval üzere devam etmesi durumunda yakın bir gelecekte Türkiye’nin kötü sonuçlarla karşılaşabileceğini kendileriyle paylaştım. Hak vermelerine rağmen ne yazık ki beklediğim anlamda bir duruş ortaya koyamadıkları gibi bir süre sonra hepimizin malumu olduğu üzere gidip iktidarın yanında konumlandılar. Bu insanlar ve benzeri onlarcası halen hayattalar. Muhtemelen bu ifade ettiğim hususları inkar etmeyecek; teyit edeceklerdir. Ayrıca çevremdeki yüzlerce dostum da bu mücadeleme tanıktırlar.
Aslında en önemli hedeflerimden birisi, çok sonraları Sn. Kılıçdaroğlu’nun önderlik ettiği “Adalet Yürüyüşü”nün ötesinde bir “adalet ittifakı” oluşturmaktı. Çünkü Ak Parti iktidarının bu anti demokratik, hukuksuz siyasetine ilk itirazın kendi mahallelerinden gelmesini bekledim. Yıllarca insan hakları ihlallerine muhatap olan ve en son 28 Şubat sürecini yaşamak durumunda kalan mahalle mukimlerinin dün yaşadıklarını bugün kimseye yaşatmamak konusunda dinamik bir karşı tavır ortaya koymalarını bekliyordum. Bir avuç insan dışında kimse tavır almaya, ahlaki bir duruş ortaya koymaya cesaret edemedi. Ve ne yazık ki, bu çırpınışlarımıza cevap alamayınca Türkiye, 15 Temmuz gibi bir facia ve sonrasında da yaşanan büyük ölçekli insan hakları ihlalleriyle tahminlerimin ötesinde büyük bir tahribata ve yıkıma uğradı.
Peki, bütün bu olumsuzluklar karşısında pes ettim mi? Hayır! Sadece muhatap aktörler, kitle ve gelecek öngörüleri ve çözüm tarzları üzerinde birtakım tashihler yaparak yeni mücadele alanları oluşturmak konusunda yine dostlarımla bir arayışın içerisinde olduk. “Sivil Siyaset Girişimi” bunlardan biriydi. Burada da tahayyül edilen siyasal hareket için eski siyasetçiler, kanaat önderleri ve alanla ilgili akademisyenlerle beyin fırtınaları, atölye çalışmaları yaptık. Ancak şu tecrübeyi edindim; bu tür ekip çalışmalarında sonuç almak, bir eylemliliğe dönüştürmek gerçekten zor. Sözden fiile geçirmek konusunda ciddi engeller çıkıyor. Aslında beş yıl önce siyasal alanda varlığını gösterecek bir siyasal hareket girişimi sırf benzer nedenlerle akim kalarak bugünlere gelindi. Günün sonunda bir grup arkadaşımızla şu karara vardık; başlangıç için bir adım atılmayınca sürüncemede kalıyor. Onun için de başlangıç için bir adım atıyoruz.
Bugün Türkiye için bilmem ama kendi adıma tarihi bir anı yaşıyorum. Kırk yıllık gerek teorik ve gerekse izleme, gözlemleme suretiyle siyasete dair edindiğim tecrübeler ışığında, bu göreve talip olmamın ülkem ve vatandaşlarım için bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’nin partisiz bir Cumhurbaşkanı adayına ihtiyacı olduğu izah götürmeyecek kadar açık bir siyasal gerçek. Bu seçim bir bakıma bir geçiş dönemi (restorasyon) seçimi olacak. Bu geçiş döneminin sağlıklı, kazasız ve belasız geçmesi; sonucunun bir rövanşa dönüşmemesi, galipler ve mağluplar gibi bir psikolojinin hasıl olmaması için partisiz bir Cumhurbaşkanı adayının isabetli olacağı kanaatindeyim.
Geçmiş ve bugünkü siyasi duruşum nedeniyle bütün toplumsal kesimlerden ve parti tabanlarından yoğun destek göreceğimi umut ediyorum.
Bu yola ne pahasına olursa olsun kazanmak için çıkmıyorum. Bu sefere mecbur olduğum hissiyatıyla çıkıyorum. Halkın iştirak etmediği bir kurtuluş mücadelesinin sonuç alıcı olmayacağı izahtan vârestedir. Bizatihi iştirak etmediğimiz kurtuluş mücadelesi, fani bir lidere ve partisine emanet edilen devlet idaresi bize kurtuluş kapısı aralayamaz; olsa olsa yeni krallıklar / saltanatlar inşa eder, tıpkı şu an yaşadığımız gibi…
Temennim odur ki, “iyiler, namuslular, erdemliler, ahlaklılar kazansın; kötüler, ahlaksızlar ve zalimler kaybetsin.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığına aday olmak ciddi bir sorumluluk gerektirir. Bunun ne denli ağır bir yük olduğunun ve ne kadar büyük bir sorumluluk gerektirdiğinin farkındayım.
Buna rağmen neden ve nasıl böyle bir ağır yükün altına girmek arzusundayım?
Gerekçelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum…
Gençlik yıllarımdan bu tarafa ilgi duyduğum siyaseti bir partiye dahil olmak suretiyle yapmayı arzu etmedim. Böyle bir tercihte bulunmanın farklı mülahazaları vardı. Bugüne kadar hiçbir siyasal partiye üyeliğim bile olmadı. Siyaset arenasındaki olumsuz tablo beni aktif siyasetten uzak tuttu. Onun için bugüne kadar erdemli, ilkeli siyaset özlemi çeken benim gibi insanlar genellikle aktif siyasete mesafeli durdular. Erdemli ve ilkeli bir siyaset adına hep ilmi ve ahlaki duruşuna itimat ettiğim dostlarıma, önderlik etmeleri konusunda teklifler götürdüm. Ne yazık ki, bu tekliflere de farklı mülahazalarla olumlu bir karşılık alamadım. Siyasetin temiz ve dürüst bir kulvara evirilmesi, siyasetle uğraşanların hesap verebilir, şeffaf olmaları, ilkeli davranmaları gerektiği yönündeki kanaatimi bulunduğum her ortamda savunarak bir farkındalık oluşturmak istedim. Bu tutum ve duruşumla ilgili beklentilerim nedeniyle uzun yıllar siyasal örgütlerden gelen tekliflere kapalı oldum; o sorumluluğu taşıyıp, taşımama konusunda endişelerimi aşamadım.
Evet, önümüzdeki seçimlerle ilgili olarak da uzun süredir bir bekleyiş içerisindeydim. Türkiye’de yeni bir siyasal, sosyal ve ekonomik dönüşümü sağlayabilecek, kamunun kaynaklarını israf etmeyecek, adaleti önceleyecek, kapasiteli, tecrübe ve birikimli bir aday çıkar mı umuduyla bekledim. Ne yazık ki, bugüne kadar bu özelliklerle mücehhez bir adayın isminin dahi telaffuz edilmediğini görüyorum. İsimleri telaffuz edilen onlarca siyasi “aktör” için burada bir değerlendirme yapmayı doğru bulmuyorum. Ancak ismi geçen aday adaylarını kendimle mukayese ettiğimde bu görevi daha iyi ifa edebileceğim kanaatine vardım ve çevremle de yaptığım istişarelerden sonra bu zorlu kararı verdim.
Bütün bunlara rağmen şunu ifade etmeliyim; Elbette seçilme koşullarını haiz olanlar içerisinde “en uygun aday benim” gibi bir iddiam olamaz. İnanıyor ve itimat ediyorum ki, bu ağır sorumluluğu benden daha iyi ifa edebilecek yüzlerce / binlerce insan vardır. Ben sadece kendi bakış açımdan, uygun / isabetli bir aday olduğum kanaatine vardığımdan dolayı bu kararı aldım. Umut ve dua ederim ki, kararımda isabet etmişimdir.
Ne yazık ki, Türkiye siyasetinin kronik hastalıklarından birisi de bu tür görevler için popülarite / tanınmışlık veya aristokrat bir kimliğe sahip olmak şeklinde bir şart varmış gibi düşünülmesi ve ifade edilmesidir. Aday olabilmek adeta bu iki temel şarta indirgeniyor; ya aristokrasiden ya da popüler kimliklerden birisine sahip olmak gibi… Halbuki özellikle kriz dönemlerinde toplumlarının dönüşümü, daha ziyade adı sanı önceden duyulmayan insanların önderliğinde gerçekleşmiştir. Bu tarihi bir hakikattir.
Bazı klasik yaklaşımlar beni özüyor ve rahatsız ediyor. “Siz de mi siyasete giriyorsunuz” vb. sorular. Kıymetli dostlar, ben bugün değil; rüştüme eriştiğim günden bu tarafa zaten siyasetin içindeyim. 15 yıldır yazıyorum. Yazdıklarımın hemen hepsi siyasi içerikli yazılardır. Bugün farklı olarak sözden eyleme geçmek istiyorum. Bugün yapmaya çalıştığım da budur.
Bir hususun daha altını çizmek istiyorum. Benden klasik siyasi anlayış; tutum ve davranış bekleyenler yanılacaklardır. Benim derdim şan, şöhret, makam, mevki olmuş olsaydı bu zor yolu tercih etmezdim. Kurulu düzenlerden birisinin şemsiyesinin altına girerek kendime ikbal arardım, edinirdim. Benim için hiç de zor olmayan bir meseleydi. Ki bugüne kadar gelen teklifleri de geri çevirdim. Tek hayalim; bu dünyadan göç ederken temiz bir hayat bırakarak gitmektir. Onun için de yeryüzünün en kutsal mücadelesine (Adalet) adadım kendimi. Şimdi de nasip olursa makro düzeyde adaleti temin etmek ve medeniyetler havzasında örnek bir yönetim modeli oluşturarak bu dünyaya bir hatıra bırakarak veda etmek istiyorum. Bu benim aşkımdır, sevdamdır, özlemimdir.
İstediğim çok bir şey değil; değil mi?
Hadi buyurun lütfen; adalet özlemi çekenler olarak el ele verelim. Yüksek bir iştiyakla, arzu ile adalet talebinde bulunalım. Hiçbir şey zor değil; kolayı zor kılan, iradelerimizdir; kaybetme korkularımızdır, endişelerimizdir. Bu şeytanın inşa ettiği duvarları yıkalım; Hakkın ve adaletin binasını beraber inşa edelim.