DEVLETLER, SİSTEMLER KİŞİLERLE KAİM DEĞİLDİR

by Fahrettin Dağlı

Bu başlığı atınca insanın aklına gelen ilk muhteşem örnek, Hz. Peygamberin ölümü sonrasında Hz. Ömer’in Peygamberine duyduğu aşk ve muhabbetin bir tezahürü olarak ölümünü kabullenemeyişi karşılığında Hz. Ebubekir’in akıl ve vahiy mihverinde Hz. Ömer’e hatırlattığıdır: “Kim ki Muhammed’e (s.a.v) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (s.a.v) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.”

Sonra da şu ayeti okudu: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.” (3/144)

Ve yine İslam tarihinden engin bir örnek; Hz. Peygamber kendisinden sonra halife veya o anlama gelebilecek bir isim telaffuz etmemiştir. Okuduklarımdan anladığım o ki, sözleri veya tutum ve davranışlarıyla herhangi bir ima ve ihsasta da bulunmamıştır. Bir bakıma kendisinden sonra Müslümanların, başlarına yönetici tayin etme konusundaki usul ve esasları kendilerinin reylerine ve ihtiyarlarına bırakmıştır. Eğer davası şahıs ikameli bir şey olmuş olsaydı herhalde en yakınındaki damadı ve amcaoğlu Hz. Ali’yi kendisinden sonra halife nasp edebilirdi. Eğer böyle bir şey yapmış olsaydı kimse de itiraz edemezdi. Çünkü akrabalığı, yakınlığı bir yana, o aynı zamanda ahlak, fazilet, ilim ve amel ciheti ile bunu belki de en çok hak edenlerden biriydi. Dediğim gibi bütün karşıt tezlere rağmen okuduklarımdan çıkardığım netice o ki, en ufak bir işaret ve ihsasta bulunmamıştır. Bulunmamış olmasının en büyük hikmetini Hz. Peygamberinin irtihalinden otuz yıl sonra anlamış olacağız. Muaviye ile birlikte Ümeyye oğullarının yakıcı, kavurucu ve yıkıcı saltanatlarının İslam dünyasını nasıl koyu bir zulme duçar eylediğini görmüş olacağız.

Kişilerle kaim yönetim anlayışı Allah ve Resulünün muradı değildir. İnsanların cahilce ve zalimce besledikleri yönetme, hükmetme iştihalarının bir tezahürüdür. O olursa biz oluruz veya din onunla kaimdir gibi anlayışlar batıldır ve İslam’la tevil edilebilme imkânı yoktur. Hatta bazı İslam alimleri bu eğilimi ve anlayışı küfür olarak addetmişlerdir.

Bir kişinin Müslümanlığının en belirgin işareti/emaresi namaz ve zekattır. Bunun soyutlaması şudur; Allah ve kendisi dışındaki kulların adaletini gözetmesidir. Allah’a ve kullara karşı dürüst olmasıdır. Allah’a imanın temel direği namazdır. Toplumsal barış, dayanışma ve yardımlaşmanın en temel, en önemli dinamiği ise zekattır. Fakirlerin, muhtaçların hakları onların servetlerinde gizlidir. Fakirlere, düşkünlere karşı borçludurlar. Kişinin, bireyin toplumsal sorumluluğu bu…

Peki, yöneticilerin dindarlıklarının yönetime yansıyan temel tezahürleri neler olması gerekir? Belirtileri neler olmalıdır? Dindarlıklarının samimiyetini nasıl ölçeceğiz? Bu soruların cevaplarına geçmeden önce bir hususiyetin altını çizmiş olayım; Yönetilenler, kendi inanç mensuplarının başlarına idareci olarak geçmesini arzu etmeleri temelde yanlış değil. Bu durum fıtrididir ve doğaldır. Demokrasiler çoğulcu rejimlerdir. Demokrasi ile idare edilen ülkelerde çoğunluğu temsil eden toplulukların iktidarları, yöneticileri belirleme imkanları güçlüdür. Dolayısıyla Türkiye gibi Müslümanların çoğunlukta bulunduğu ülkelerde Müslümanların başlarında Müslüman yöneticilerin olmasını arzu etmeleri tabi ve doğaldır. Peki, yanlış olan ne? Eğer çoklu tercih sözkonusu ise aranması gereken temel ölçülere ihtiyacımız var. Kimi hangi ölçülere vurarak başımıza idareci seçeceğiz? Haliyle, canımızı, malımızı, yaşamamızı, adaletimizi, barış ve selametimizi emanet edeceğimiz kişileri seçiyoruz. Buruda kişinin veya kişilerin Rabblerine karşı olan kullukları onların bireysel sorumluluklarıdır. Hiç birimizin bu kulluktaki niteliği ölçme hakkı olmadığı gibi imkanı da olamaz. Bu durum kişi ile Rabbi arasında özel bir haldir. Bizler ancak bizimle olan muamelatı/hukuku ile ilgiliyiz. Sıradan insanlarla olan hukukumuz, ilişki halinde bulunduğumuz miktar kadar bizi ilgilendirir. Peki, başımızdaki yöneticiler öyle mi? Tabii ki hayır!.. Onların bütün işleri bizi ilgilendiriyor, bağlıyor, etkiliyor. Yönetimde, İnsanların bireysel dindarlığı bir yana, asıl aranacak şey, toplumu nasıl yönettiği ile ilgili sorulara verilecek cevaplarda mündemiçtir. İşte o soruları sıralıyorum;

  • Kamu mallarını kendi malından daha büyük bir dikkat ve itina ile koruyor mu?
  • Kişi hak ve hukuklarını en azamı düzeyde koruma ve kollama konusunda dikkat ve itina gösteriyor mu?
  • Kişilerin boğazına haram girmemesi için alınması gerekli tüm tedbirleri alıyor mu? Yani en basitinden milli hasılanın adil bir şekilde dağıtılmasının sistemini inşa ediyor mu? Adil bölüşümü temin edecek bir ekonomik sistem inşa etme niyet ve azminde midir?
  • Müslüman veya gayri Müslim; inanmış veya inanmamış herkesin güvenliğini sağlayacak, adaletlerini koruyacak bir teminat veriyor mu?
  • Mülkiyet ve servet güvenliğini sağlayacak mı?
  • Kendisi, ailesi ve çevresi ile birlikte yaşam düzeyleri, konforları, yönettikleri toplumun ortalamasının üstünde mi?
  • Toplumunu iyilik, hoşgörü ve güzellikle yönetiyor mu?
  • Yönetimini istişare ile götürüyor mu?
  • Ehliyet ve liyakate kâmil anlamda uyuyor mu?

Aklıma gelen en önemli vasıflar ve özellikler bunlar olsa gerek. Yani bizi yönetecek her kim olacaksa arayacağımız temel özellikler, şartlar bunlar. Bunlardan uzaklaştığına şahit olduklarımızı ikaz etmek de yönetilenler olarak üzerimize farzdır. Eğer bu şartları yerine getirmede acze düşmüşse onu oradan indirmek ve yerine bu maddeler hususunda bize garantide bulunacak birilerini başımıza idareci olarak seçmek de…

Bu şartların dışında kişinin Müslüman olması, namaz kılıyor olması başımıza yönetici olarak tayin etmek için yeter ölçü değildir. Malum, saltanatı inşa eden ve sürdürenler de namaz kılıyorlardı, cami/mescit inşa ediyorlardı. Ümmetin çoğunluğunun şahadeti odur ki, birkaç istisna dışında Emevi ve Abbasi Hilafeti birer zulüm tarihidir. Malum, Kur’an da çoğu ayet de zulüm ve küfür eş anlamlı kullanılıyor. Ki Rahmetli Müfessir Mevdudi de bütün monarşi rejimlerini niteliği itibariyle küfür rejimleri olarak görüyor.

Ez cümle, başa dönerek, şu hitam cümleleri ile noktalamış olalım: Peygamberler de dahil olmak üzere bütün liderlikler ve devletler fanidir. Başımıza yönetici tayin ederken de kişilerin kendi bireysel hayatlarında yaşadıkları inanç ve değerlerden ziyade toplumu yönetirken yukarıda sıraladığımız şartlara ne kadar riayet edip etmediğine bakıp hükme varacağız. Din, devlet ve adalet kişilerle kaim değildir. Bir ticari alışverişte gösterdiğimiz hassasiyeti başımıza idarece tayin ederken gösteremiyorsak başımıza gelen sıkıntılara da söz söyleme hakkımız olamaz. Yönetim dediğimiz şey, yönetenler ile yönetilenler arasında zımni bir sözleşmedir. O halde yukarıdaki maddeler ve onlara ilave edileceklerle birlikte kim bu hususlarda bizlere teminatta bulunacak ve ahitnameyi imzalayacaksa onu başımıza idareci seçelim ve onu o şartlar muvacehesinde denetleyelim, gerek görüyorsak uyaralım, ikaz edelim. Ve yine altını çizerek söylüyorum; hiçbir fani bizim için vazgeçilmez değildir. İnsanların ve özellikle Müslümanların en temel görevi, daha iyiyi, daha hayırlı olanı arama ve bulma mücadelesidir. İşte Müslümanca yaşamanın ve idare edilmenin ölçü ve disiplinleri bunlardır diye düşünürüm. Elbette en iyisini Allah bilir.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept