EMPERYAL HÜKÜMRANLIK MI YOKSA “ADİL MİLLETLER TOPLULUĞU”NU İNŞA MI?

by Fahrettin Dağlı

Şu birkaç yıldır İslam yönetim pratikleri ile ilgili okumalarım neticesinde zihnimi en çok meşgul eden husus “İslam’da fetih (fütuhat) anlayışı ve pratiği…” Konuyu teorik açıdan analiz edecek yeterlikte ve yetkinlikte bulamıyorum kendimi. Ancak son günlerde yine alevlenen “Milliyetçi, Osmanlıcı ve sözde fütuhatçı” söylemler bu hususta birkaç kelam etmeye beni icbar etti. Peşinen söylemiş olayım; “Yazacaklarım, benim zihni melekelerimle eriştiğim doğrulardır. Ancak her zaman için yanlışlanabilir tespitlerdir. Onun için de kendimce yanlış bulduğuma taş atmak suretiyle ‘acaba daha doğrusunu bulabilir miyiz’ diye paylaşıyorum.

Hz. Peygamber’in ve ondan sonra gelen dört Raşit Halife’nin döneminde komşu devletlere bazı seferler gerçekleşti ve neticede Müslümanların hükümranlık alanı da genişlemiş oldu. Ele geçirilen topraklarda, Allah’ın muradı olan ve Hz. Peygamberin pratiğini icra ettiği anlamda bir fütuhatın gerçekleştiği hususunda bir değerlendirme yapabilecek kadar sıhhatli bir bilgiye ulaşamadım. Yani, fethedilen topraklarda yaşayan insanlar ne ölçüde ve sahici anlamda İslamlaştılar? Yoksa sadece topraklarına hükmedildi de insanlar yine eski inançlarında sabit-kadem mi kaldılar?

Acizane Hz. Peygamberin fütuhat pratiğinde gördüğüm, anladığım şu: Kendileri gibi inanmayan, değişik din ve inanışlardaki insanlar üzerinde egemenlik tesis etmek, topraklarına hükmetmek ve kaynaklarını İslam ümmeti ve devleti için harcama amaçlı değildi.

Peki neydi?

Kur’anın onlarca ayeti genel stratejiyi belirliyor. Belki de bunların en açık ve sarih olanı Hadid Suresi 25. Ayettir.

“Celalim hakkı için Biz, peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitab’ı ve mizanı indirdik. Bir de demiri indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, ALLAH’ın, dinine ve peygamberlerine, gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphe yok ki ALLAH, Kavî’dir, Azîz’dir (kuvveti sonsuz, her şeye üstün).” (Hadid:25)

Allah, bu ayette, gönderilen kitabın ve görevlendirilen Peygamberin temel amacını sarih olarak ifade buyuruyor: Peygamberin ve onun iz takipçilerinin temel görevi olan “Yeryüzünün adaletini gerçekleştirebilmeleri” için ‘Kitabı ve mizanı indirdik’ diye haber veriyor. Yani ‘Rehberle birlikte yol kılavuzunu ve koordinatlarını belirleyen planları gönderdik’ diye murat buyuruyor. Yeryüzünde her şeyi bir ölçü ve nizama göre yaratan Rabb, Peygamberinden ve Onun izini takip edecek müminlerden, bu kanuniyete uygun bir şekilde insanların arasında adalet etmelerini emir buyuruyor. Burada temel amaç: “Bir ülkeyi, bir beldeyi istila, işgal etmek değil, bir yer de adalet çiğneniyorsa, insan hak ve hukukları baskı altına alınıyorsa, insanların hakikati arama mücadelesinin önüne geçiliyorsa oraya müdahale edip, insanları hürleştirmek ve iradelerini bağıtlayan tüm blokajları kaldırmak suretiyle yeryüzüne adaleti hakim kılmaktır.” Çünkü müfessirler, ayetin “Bir de demiri indirdik.” ifadesini şöyle tefsir etmişlerdir: “Burada demir ‘iktisadı, sanayi ve gücü’ temsil ediyor. Eğer bir yerde zulüm cari ise, insanların hakkı ve hakikati arama mücadelesinin önünde engeller/blokajlar mevcutsa evvel emirde karşılıklı diplomatik yöntemlerle oraların yönetimleri adalete davet edilir. Bu çağrı kabul görürse ne ala, değilse güç kullanılarak (demir) zalimler çizgiye çekilir.  Evet, ayetin genel stratejisi bu.

Şimdi bu ayetin ışığında şu soruyu tekrar sormuş olalım:

İslam’ın temel hedefi, egemenlik alanını genişletip daha çok insan üzerinde hükümranlık kurmak mı, yoksa sahip olduğu gücü kullanmak suretiyle insanların hakikati arama mücadelesinin önündeki blokajları kaldırmak mı?

Günümüzün şartları muvacehesinde soruya cevap aradığımızda ‘şöyle bir yaklaşım doğru olur mu’ diye kendi kendime soruyorum? (Çünkü bulacağımız ‘Efradını câmi, ağyarını mani’ cevap, bugünlerde bir takım çevrelerin hamasi nutuklarla dillendirdikleri ‘cihan devleti’ hülyasına ve sevdasına da merhem olur diye düşünüyorum.)

Her ne gerekçe ile olursa olsun bir başkasının egemenliği altında bulunan topraklara rızaları hilafına hükmetme arzusunun İslami bir karşılığı yoktur. Yukarıda da ifade ettiğim gibi İslam’ın iddiası, yeryüzünde “Adalet”in canlı bir organizma gibi insanlar arasında mobil işlev görmesini sağlayacak bir düzen oluşturmaktır.

Bu misyonu yüklenecek bir topluluk/toplum, bir devlet, evvel emirde kendi ülkesinde, kendi yönetimleri altındaki insanlar arasında bunu yaşatacak, kamil anlamda adaletin nasıl sağlandığını örnekleyecek ve sonra kendi dışındakilere yönelerek, adalet ittifakları kurarak, ayette ifadesini bulduğu şekliyle emirleri altındaki toplumlara adil davranmayan ülkelerin yönetimini diplomatik yöntemlerle ‘adalete’ davet edecek, uymayanlar hakkında insanlık ailesi ile birlikte hak ve adalet gerçekleşinceye kadar müeyyideleri en ağır bir şekilde uygulayacaktır. Lisanî hal ile (diplomatik yöntemlerle) sağlanırsa ne ala, değilse var olan güçlerini birleştirmek suretiyle o topraklarda adalet can buluncaya kadar savaşacaktır. Yani savaşın tek bir sebebi olmalı; “Kendi insanına veya diğer toplumlara, milletlere gayri adil muamele yapanlara karşı topyekûn mücadele…”

Şimdiki BM teşkilatı misali “Adil Milletler Topluluğu” teşkilatlanmasına gidilerek, dünyanın neresinde zulüm icra ediliyorsa, tabii gelişen adalet refleksi ile oralara müdahil olup, o zulmün önüne geçme ameliyesi, bugün için yapılabilecek en kutlu misyon yüklenmesidir diye düşünüyorum.

Şunu kabul etmek lazım ki, Osmanlıyı veya hilafeti tekrar diriltme hayalleri gerçekçi olmadığı gibi komşu ve dindaş toplumlar açısından da bir tehdit unsuru olarak görülmeye devam eder.

Amaç, yeryüzündeki insanlığın adil, dürüst ve güven içerisinde yönetilmesini temin etmektir. Emperyal devletler gibi insanlarını ve kaynaklarını sömürmek değildir. Önemli olan ülkeyi/toplumu yöneten gücün kim olduğu değil, nasıl yönetildiğidir.

İnsanların/toplumların bir inancı/ideolojiyi kabulündeki sıhhat, hiçbir tehdit, zorlama ve baskı olmaksızın gönüllü olarak yapılandır. İnsanlar, bir inanca mensup insanların yönetimine, muamelatına, adalet anlayışına bakarak kendilerine yapılan dini teklifi veya beraber yaşama talebini ret veya kabul edebilirler. Bu, insanların ve toplumların en tabii hakkıdır.

Eğer derdimiz, arzumuz, İslam’ın insanlar arasında yayılması ise, bunun yolu insanlık ailesine adil, dürüst ve güvenilir olduğunuzu göstermektir.

Bir başka gerçeklik, İslamlığın genişleme istidadının ölçümü, yeryüzünde egemenlik alanının genişliği ile değil, İnsanların İslama yöneliş ve kabul nispeti iledir.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept