Bir Müslüman olarak iddiam odur ki, bugün başımıza gelen onca musibetin birincil sebebi haram iktisaplardır (gayri meşru edinimler).
Daha önceki yazılarımda 20 yıldır Türkiye’deki dindarların nasıl harama bulaştırıldığını örneklemelerle yazmıştım(daha öncesi de var ama en kahırlı milatla başlatıyorum). Bu yazımda da, siyasetin finansmanı ile ilgili haram edinimlerden bahis etmeye çalışacağım.
Liseli yıllarımdan bu yana siyasetle iştigal eden topluluklardan duyduğumuz düşünce şuydu; “Türkiye’de siyaset, sermaye birikimiyle yapılır. Düşünceleriniz, fikirleriniz ne kadar haklı olursa olsun; bunlar maddi güçle desteklenmedikçe başarı imkanı yoktur.” Sebepler açısından söylenenler doğru gibi gözüküyor. Ama unutulmaması gereken ise, şeytanın ayrıntıda gizli olduğu veya sağdan yaklaştığıdır. Aslında bu fikir dışarıdan da pompalanıyordu; “Eyvallah, düşünceleriniz, fikirleriniz doğru ama siyaset sermaye gerektirir. Bunun için de şunların, bunların desteğini almanız lazım.”
Burada beni takip eden arkadaşlarımızın bir kısmının da tanıklığı vardır. Mesela, asker kökenli bir gazetecinin, 28 Şubatın o sıkıntılı günlerinde muhafazakar partilerin kapılarını çalarak, “partinizi, siyasi aktörlerinizi askerler nezdinde akredite edebilirim. Ancak bunun için bana şu kadar ödeme yapmanız (bayağı yüksek bir meblağ) lazım. İşte o gayri meşru ödemeyi yapmanız için yine gayri meşru kaynaklara müracaat etme motivasyonu da verilir. Çünkü o talebi karşılayacak elinizde yeteri kadar sermaye olmayabilir. Sizde o başarıyı göremeyen sermaye sahipleri de kesenin ağzını açmazlar.
Az çok iktidar umudu görülen liderler ziyaret edilerek, biz sizi destekleriz; sermaye çevrelerinin desteğini almak için de uğraş veririz. Ancak siyasetin çerçevesini de beraber şekillendiririz. Ak Partinin kuruluşunun çok öncesinden, R. Tayyip Erdoğan’ın parti kuracağını sağır sultan bile duymuştu. Türkiye genelinde bir hazırlık yürüyordu. Mesleği gereği yurt içi seyahatler yapan birisi olarak o günlere ve faaliyetlere kısmen tanıklık etmiştim. İşte o günlerde Sn. Erdoğan’a çok yakın olan bir dostunun bir arkadaş sohbetinde şunu naklettiğine tanığım; “Tayyip Beye söyledim; Öyle eski siyaset usullerini denemeye gerek yok. Sermaye gücünü oluşturup; beynelmilel güç odaklarıyla da (ABD ve Yahudi lobileriyle) görüşmeler yapıp, size sıkıntı çıkarmayacaklarına dair bir mutabakat oluşturalım. Başarının yolu buradan geçiyor.”
Bunların az çok yapıldığına hepimiz tanığız. Ancak konumuz siyasetin finansmanı… Yani sermaye oluşturmak… İşte bu süreçle de ilgili olarak kulaklarımla duyduklarım var. Sn. Erdoğan’a yakın duran bazı dostlarının anlatımları var. Hem dostları sıkıntıya sokamamak ve hem de somut delillerle ispatlama imkanı olmadığı için tafsilata giremiyorum. Ancak mahallede siyaset yapan malum çevrelerde şöyle bir motivasyonun yapıldığını biliyoruz; “Yürütülen siyasi mücadele bir nevi cihattır. Onun için de elinizdeki bütün imkanları kullanarak siyasetin finansmanı için sermaye biriktirin. Mesela, elinizde belediye imkanları var; ihale verdiğimiz müteahhitlerle anlaşalım; her ihale alan müteahhit, kazandığının %10’ununu getirip bu siyaset havuzuna yatırsın. Bu önerinin ‘cihat’ nitelemesini bir kenara bırakırsak, ilk bakışta çoğu dindar çevreler için, siyasetin finansmanı açısından bir mahsur görülmeyebilir. Ne yazık ki, öyle değil. Önce ufak ufak başlayan suiistimaller bir süre sonra alıp başını gidiyor.
Misal; ihale verilecek müteahhide şehir planlarıyla ilgili malumat veriliyor ve ihale gerçekleştikten sonra da müteahhit lehine karar tadilatları yapılarak daha büyük kazançların temin edilmesi sağlanıyor. Ve dolayısıyla müteahhit, ne kadar çok kazanırsa, havuza da o kadar çok para akacak demektir. Şeytanın sağdan yaklaşması dedik ya; önce kısmen meşru yöntemlerle yapılmış gibi görünüyorsa da bir süre sonra daha çoğunu elde etmek için daha farklı yöntemlere müracaat etmek durumunda kalıyorsunuz. Alev Alatlı’nın deyimiyle, haram olan bir işlem, meşruiyet kılıfına uydurularak helal sayılıyor.
İlk zamanlar güya umum siyasetin finansmanı için düşünülen sermaye birikimi bir süre sonra şahıslarında kendi paylarına düşen miktarı almalarının yolları açılıyor. Ve güya iyi niyetlerle başlanılan bir plan, bir süre sonra işleyen mekanizmanın gereği haram sarmalını büyüterek devam ediyor. Ve bir aşamadan sonra daha çok; daha çok kazanmak ve sermaye biriktirmek için elinizdeki imkanlarla farklı yöntemlere müracaat etmek durumunda kalıyorsunuz. O dillere pelesenk olan “kutsal dava!” filan unutuluyor ve şahısların zenginleşmesinin yolları açılıyor; sahip olunan sermaye ile kişilerin mevki ve makamları tahkim ediliyor. İşte haram edinimin süreçleri/kanuniyetleri böyle işliyor. Bu durum sadece siyasal örgütlerle de sınırlı kalmıyor.
Harama bulaşan siyasal örgüt, bir süre sonra kendisini destekleyen cemaatleri / cemiyetleri de beslemeye başlıyor. Onlar da mevzuya aynı pencereden yaklaşıyorlar; “Bizler kendi şahıslarımız ve ikballerimiz için değil dava için yapıyoruz.” mazeretine sığınıyorlar. Halbuki bildikleri bir hakikat var; o da, “haram imkanlarla/parayla helale hizmet edilmeyeceği” gerçeği… Nedense muhafazakar çevre, kamu imkanlarıyla semirmeyi haram saymıyor. Halbuki helalleşme imkanı olmayacak en önemli kul hakkı sebebidir. İşte bugünkü Türkiye manzarasında karşılaştığımız sonuç, tam da bunun bir neticesidir.
İnsanoğlu, harama bulaştıkça haram edinimler ona büyük lezzet veriyor ve helalden uzaklaşıyor. Bir aşamadan sonra geri dönüşü de mümkün olmuyor. Halbuki bir Müslüman şu basit muhakemeyi yaparak bu süreçten kendini azada kılabilirdi.
Nedir o?
Müslüman kişi, güç ve iktidar sahibi olmak mecburiyetinde değil. Meşhur ifade ile o zafere değil, sefere mükellef.
İnsanları veya Müslümanları kurtarmak gibi bir mecburiyeti var mı? Farz mı? Yoksa helal dairesi içerisinde kalarak adaletsizliklerle, kötülüklerle mücadele etmek zorunda mı? Müslüman’ın tercihi ikincisidir. Biz helal dairesi içerisinde mücadele ederiz; Allah iktidarı nasip eder veya etmez; Neticede Allah bir kurtuluş kapısı açar veya açmaz. O, O’nun nezdinde olandır. Etse de, etmese de teşekkürümüz O’nadır. Bu basit gerçekliği unutup, haram edinimlerle dine hizmet ettiği gibi bir saikla kendini siyasal iktidara mecbur görmesi, kendisini ve çevresini aldatmaktan veya yanıltmaktan öte bir şey değildir. İşte bu zan üzere olan milyonlarca akletmekten yoksun kalmış insanların siyaset yaptığı bir ülkede yaşamanın sıkıntılarını hep beraber çekiyoruz. Üstelik bunu yaparken de dinin muazzez değerlerini siyasetin mezesi yapmaktan da çekinmeyerek…