Müslümanlar İçin Düşünmek ve Akletmek Kurtuluşun Gemisidir

by Fahrettin Dağlı

Gazze’de yaşanan soykırım üç asırdır süren bir tartışmayı tekrar gündemimize taşıdı. Bugün olanlar karşısında İslam dünyasının yaşadığı acziyet, zayıflık ve iradesizlik sebebiyle de bu soru gündemimizden uzun süre düşmeyeceğe benziyor. Ancak ne yazık ki, üç asırdır yoğun bir şekilde konuşulan ve entelektüel bir tartışmadan öteye geçemeyen bu konuda kollektif bir tefekkür geliştirilememiştir.

Yaşadığımız çağda İslam dünyasında bu anlamda en değerli düşünce insanı, alim şüphesiz merhum Cevdet Said olmuştur. Kur’an ve sünnet penceresinden bakarak ve öncelikle iğneyi biz Müslümanlara batırarak mevzuya önemli katkılarda bulunmuştur.

Cevdet Said, altın çağlar sayılan asr-ı saadetle ile ilgili olarak müslümanların kendilerine övünç ve teselli payı çıkarmalarının biriken problemleri çözemediği gibi daha da karmaşık hale getirdiğini ve daha kötüsü bu durumun -hâşa- “dinin artık toplumsal meselelere çözüm üretemediği” gibi bir kanaatin yaygınlaşmasını beslediğini ifade etmiştir. İçinde yaşadığımız zillet halinden yakınmanın ötesine geçemeyen, araştırmayan, sorgulamayan, sadece durum tespiti yapan ve müslümanları derin uykularından uyandıracak özgün çözüm ve çağrılarda bulunamayan aydın sınıfının hali ise çok daha içler acısıdır.

Şiddete karşı olmasıyla tanınan ve bu yüzden ahir ömründe ülkesinden hicret ettirilen merhum Cevdet Said İslam toplumlarının çağın insanının problemlerine çözüm üretememesini ve başlarına gelen musibetleri anlamlandıramamalarını büyük bir hüzün ve kahırla anlatır.

İnsani ve toplumsal problemi gereği gibi okuyamamanın çağımız müslüman aydınının en önemli nakısalarından biri olduğunu zikrederek, toplumların başına gelen musibetlerin kendilerinden kaynaklandığını, dolayısıyla Kuran’ın çağrısını günümüz ışığında yeniden dikkate almadan İslam âleminde gelişmenin başlatılamayacağını savunmuştur.

Cevdet Said, en önemli eserlerinden biri olan “Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları” adlı cismi küçük ama değeri itibariyle büyük kitabında, “Yalnızca Müslümanların değil tüm insanlığın tabi olduğu evrensel bir yasanın olduğu, bu yasayı doğru anlayan ve benimseyen toplumların gelişebileceği” tezini mufassal bir şekilde vuzuha kavuşturmuştur. Cevdet Said’in teorisine göre, Allah nasıl maddede bir takım nitelikler yarattıysa, eylemlerimizi de nefslerde yerleşen düşüncelerden yaratmaktadır. Bu yasaları bilen kimse onlara egemen olur. Yaratılışın bu yönü anlaşılırsa, İslam dünyasının sorunları da anlaşılır ve çözülür.”

Said, tezini özellikle Rad Suresi 11. Ayeti üzerine inşa etmiştir.

“Onlar nefslerinde olanı değiştirmedikçe Allah da bir kavmin durumunu değiştirmez”

“Allah’ın geçmişte uyguladığı yasası budur. Allah’ın yasasında bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih:23)

Said, İbni Kesir’den İbn Teymiyye’ye, İbn Haldun’dan, Seyyid Kutub’a, Marx ve Engels’e atıfta bulunarak Müslümanların içinde bulunduğu açmazlara Kur’anî çerçevede çözüm arar.

Allah, kainata koyduğu fenni yasalarla birlikte bireylerin ve toplumların hayatiyetlerinin tabi olduğu değişmez sosyal yasalar da vazetmiştir. Yer çekimi yasası, suyun kaldırma kuvveti, kozmik alemdeki düzenin kusursuz işlemesi gibi sayısız fiziki ve biyolojik olay kâinatta cereyan etmektedir. Yeryüzündeki tüm varlık alemi bu değişmez yasalara tabidir.

Tıp yasalarını bilen bir hekim, kan basıncı, nabız, tansiyon, solunum gibi bulgular üzerinden teşhis koyup bir tedavi tablosu çıkartır ve hastayı iyileştirmek için kullanır.

Toplumsal hastalıklarda ise durum daha farklıdır. Bu hastalıkların teşhis ve tedavi edilmesi tıbbın konusu olan hastalıklara göre daha zor, sirayet etme, bulaşma gücü ise daha yüksektir ve etkileri birikip katlanarak gelecek nesillere intikal eder.

İnsanoğlunun geleneğe dönüşmüş kabulleri, inançları üzerinde ısrar etmek gibi bir kolaycılığa yönelmesi tarih boyunca tekrarlanmış bir durumdur. Allah buna şöyle işaret eder:

Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız” dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa! (Bakara:170)

İnsanın bu özellikleri, psikolojik yatkınlıkları, sosyolojik savrulmaları hesaba katılmadan ve ilgili anahtar yasalar bilinmeden, o yasaların önerdiği tedavi yöntemleri uygulanmadan bu toplumsal hastalıkları çözme ve iyileştirme imkanı olamaz.

Said’e göre, gelişebilmek için kâinata hükmeden fizik ve biyoloji yasaları gibi sosyolojik ve psikolojik yasaları da bilmek ve onlara tabi olmak gerekir. İnsan dünyaya halife kılınırken bu yasaları anlama ve ona göre davranabilme yeteneği verilmiştir. Nitekim dünyayı ellerinde tutan egemen güçler bu yasaları keşfederek hakimiyet kurmuş ve sürdürmüşlerdir.

Bugün problemimize dair asıl sorumuz şudur: Bugünün Müslümanları bu yasaları bilmek istiyorlar mı?

Cevdet Said bu mevzuda da şu hikmetli ifadede bulunmaktadır: “Müslüman dünyanın genç kuşağı, İslam uğruna canını ve malını fedaya hazır; ne var ki içlerinde yıllarını kapsamlı araştırmalar yapmaya, bir konuyu aydınlatmaya adamak isteyenler pek nadir”

Evet, meselenin bam teli burasıdır: “Bu konuyu aydınlatmak isteyenler pek nadir.”

Maalesef mugalata yapmak, yersiz münakaşalarla hakikatin anlaşılmasını karmaşık hale getirmek, malumatfuruşluk yapmak çağımız müslüman aydının alameti farikası olmuş durumdadır.

Halbuki bugün dünyadaki baş döndürücü gelişmeler önümüze büyük bir laboratuvar imkanı sunmuştur. Allah’ın vazettiği yasaları keşfetmek, çözmek, toplumsal hastalıkları tedavi etmek daha kolay hale gelmiştir.

Allah’a inanmayanların bile boyun eğdikleri yasalara müslümanların boyun eğmeyerek ilerleyeceklerini, Müslüman oldukları için olağanüstü imtiyazlardan yararlanacaklarını zannetmeleri ciddi anlamda patolojik bir durumdur ve bugün kronik hale gelmiştir. Allah Resulü (sav) uyarıyor:

“And olsun siz, kendinizden öncekilerin sünnetlerine (yasalarına) tabi olacaksınız”

Ne yazık ki, bu uyarının muhatabı olan müslümanlar asırlardır gözlerini ve kulaklarını bu hakikate kapalı tuttular. Halbuki Kur’an, hepimizi defalarca “ne az düşünürsünüz!; ne az akledersiniz!; hiç akletmez misiniz?” gibi ifadelerle uyarmaktadır.

Cevdet Said’in çözümlemelerini üzerine bina ettiği kaide olan Rad Suresi 11. ayetinde “Onlar nefslerindekini değiştirmedikçe Allah da bir kavmin durumunu değiştirmez” haberi (bilgisi) verilmesine rağmen müslümanlar halen mevcut sosyal problemlerinin çözümünü sanki gökten inecek bir mesih, mehdi benzeri kurtarıcı lidere havale ederek tam bir akıl tutulması yaşamaktadırlar. Allah, sözkonusu ayetle değişimin ana yasasını vazetmiş, değişimdeki asıl kudretin, iradenin insana ait olduğunu ifade buyurmuştur. İlgili ayeti destekler nitelikte gelen bir başka ayet ise Enfal 53. Ayettir:

“Zira bir topluluk kendilerini değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği nimetleri değiştirecek değildir. Allah işitendir, bilendir.”

Müslümanlar iradelerini ortaya koymayıp kendilerinden beklenen sorumluluğu tamamen Allah’a bırakmışlardır. İçinde bulundukları durumun değişmesi için çaba sarf etmemekte, adeta kıyametin kopmasını beklemektedirler. Problemlerin bilinçsiz bir şekilde kaza ve kadere bağlanması çözüm yollarını kapatır veya daha da karmaşık hale getirir.

Said’e göre, Rad:11’ın mesajının Müslümanlarca hâlâ anlaşılmamış olması İslam dünyasının sorunlarının kaynağını oluşturmaktadır. Ona göre ayette kastedilen değişimin iki öznesi vardır:

Allah’ın sonuçları yaratması ve insanoğlunun sebeplere riayet etmesi.

Her iki değişim olgusu da birbirini belirlemektedir. Değişimi yaratan Allah, değişmenin mahiyetini toplumlara bırakmıştır.

İlgili ayette, bireylere değil, toplumlara işaret edilmesi dikkat çekicidir.

Toplumların iyi ya da kötü yönde değişmesi elbette bireylerin ortak şuuruyla belirlenecektir. Toplumsal bilincin uyanmasından da toplumda ortak bir şuurun harekete geçmemiş olmasının sonuçlarından da elbette her birey etkilenecektir.

“Sadece içinizden zulmedenlere dokunmakla kalmayacak olan fitneden sakının ve bilin ki Allah’ın cezası şiddetlidir…”(Enfal:25)

“Müslüman toplumlar neden gelişemiyor, neden geri kalıyorlar?” sorusunun cevabı yine başka bir sorudur: “Müslüman toplumlar nasıl gelişebilir?”

Cevdet Said, Müslümanların İslam’ı kavrayışının ‘güneş’ ve ‘ay’a olan uzaklıklarına benzetir. Ona göre, Müslümanların yaşadığı sorunlar asırlardır katlanarak artmaktadır ve çözüm yine toplumun ve toplumu oluşturan bireylerin kendisindedir. İnsan ve toplumlara değişim kudreti verilmiş, hesabı da boyunlarına yüklenmiştir. Allah insanı nefslerinde olanı değiştirmeye muktedir yaratmış, doğru istikameti O’na ilham etmiştir.

“Nefse ve ona düzen verene ant olsun;…Ona kötü ve iyi olma yeteneklerini yerleştirene ki, nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere boğan da ziyan etmiştir.”(Şems:1-10)

Cevdet Said’e göre gelişim ve değişimin ilk adımı farkındalık ve değişim olgusunun kabulüdür. Çoğunluğun değişime adım atmakta istekli olmadığını, buna karşın yeni bir çağı müjdeleyen ve sayıca az olan kişilerin, değişime direnenlerin baskısına maruz kaldıklarına işaret eder.

Malik bin Nebi’ye göre, modernizm dönemi sonrası insanın problemi önceki çağlardan daha karmaşıktır. Bu yüzden hakikatin ortaya konulması için eskisinden daha büyük çaba sarfedilmelidir.

Said’e göre, düşünmek kurtuluşun gemisidir ancak İslam dünyası düşünmeyi hâlâ dinsizliğin köprüsü olarak değerlendirmektedir. İlim hâlâ Müslümanlar nezdinde net bir kavram değildir, ilim zanla karışmaktadır. Asırlardır içeride kök salmış sübjektif düşünceler ilim sanılmakta, Kuran’a ve sünnete onlara ait olmayan fonksiyonlar yüklenmektedir. Bu yanlış kabul de, kitap ve sünnetin yerine getirmesi gerektiği düşünülen fonksiyonları icra edemediğinin sanılmasına yol açmaktadır. Oysa Allah bir başka ayette,

“…Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.” (Ali İmran 117) buyurarak inanç sapmasına işaret etmektedir. Öyle görünüyor ki yeryüzü maceramızı belirleyecek olan şey, ezberlerimizi yeniden ve samimiyetle eleştiri süzgecinden geçirerek toplumsal değişimin yasalarına tabi olmaktır. Bu sürecin başlamasının Cevdet Said’in bahsettiği kadar uzakta olmamasını dileyelim.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept