Neden Kolayı Zor Kılıyoruz?

by Fahrettin Dağlı

Temel soru: Müslümanların / dindarların devletten beklentileri ne olabilir?

İkinci soru: Dindarların siyaset kurumundan beklentileri nedir? Neden siyaset yapma ihtiyacı duyarlar?

Bu iki soruya vereceğimiz akli ve nakli cevaplar, aslında bugün yaşadığımız çoğu problemimizin de çözümünü içerir.

Temel sorunun cevabı üç aşağı beş yukarı şudur:

  • İnançlarını yaşamaları ve yaşatma irade ve eylemlerinin önündeki engellerin ortadan kaldırılarak; inançlarından kaynaklanan hak ve hürriyetlerinin korunması, güvence altına alınmasıdır. Bu bağlamda sosyal ve iktisadi faaliyetlerinde inançlarına uygun örgütlenme hürriyetlerinin sağlanmasıdır.
  • Toplumun bütün kesimleri gibi onlara da özgürlük alanlarında hareket etme imkanının/güvencesinin sağlanması.
  • Devletin, gözetleyici ve denetleyici işlevinin dışında bu inanç alanlarında belirleyici ve müdahaleci olmaması v.s. gibi temel haklar.

Elbette bunlara ilave edilebilecek alt bazı detaylar olabilir.

Bu hak ve hukukları kim teminat altına almaya söz veriyorsa, söz verenin kimliğine, inancına bakmadan bıraktıkları eminlikler çerçevesinde tercih yapılır. Bu kadar basit. Ne yazık ki, bizler bu kolayı bile zor kılıyoruz.

1970’lerde “Ortanın Solu” tezini savunan Rahmetli Ecevit, ihtilalci, komitacı sol hareketleri tenkit ederken mealen şunu ifade ediyordu; “Bu ülkede solun iktidarının önünde hiçbir engel yok; kapılar ardına kadar açık. Fakat buna rağmen devrimci sol hareketler illa da kilitli kapıları anahtarla açmak yerine kırıp açmaya zorlamaktadırlar. Çünkü bunların ideolojik ezberleri; “Sosyalizm seçimle değil devrimle gelir. Onun için de komünist ihtilali gerçekleştirmemiz gerekir.” gibi…

Aslında aynı şey dini hassasiyete sahip oldukları iddiasında bulunan bir takım radikal siyasi örgütler için de geçerli. Onlar da bugüne kadar kolayı zor; genişi dar kıldılar. Farklı ideolojilere sahip olsalar da yöntem konusunda dünün sol radikalleri ile fikir birliği içindeler; “İslam, demokratik sistemle yerleşmez; onun için de savaşarak/cihat ederek başarılır…” gibi bir saplantı içindeler.

İşte dün ve bugün yaşamakta olduklarımız önemli nispette bu yanlış anlayış ve kabullerden kaynaklanmaktadır. Yanlış diyorum çünkü bu kabul, akli ve nakli hiç bir esasa dayanmamaktadır.

Akli esasa dayanmamaktadır çünkü, imanın tabiatı, hür olmayı, irade hürlüğünü gerektirir. İman etme ile zorlama bir arada olamaz. İman, kalbin tam bir itminanla özgür bir iradeyle kabulle gerçekleşir.

Nakli bir esasa dayanmamaktadır, zira; “Dinde zorlama yoktur”(2/256). Sonra, “bize düşen sadece doğru yolu göstermektir”(92/12). “Doğrusu bu anlatılanlar bir öğüttür, dileyen Rabbine varan bir yol tutar” (73/19). Ayetleriyle Allah dinde zorlamayı açık bir şekilde uygun görmemiştir.

Gelelim ikinci soruya; Dindarların siyaset kurumundan beklentileri nedir? Neden siyaset yapma ihtiyacı duyarlar?

Türkiye pratiğine baktığımızda ilginç bir serüvenin yaşandığını görüyoruz.

Milli Nizam Partisi (MNP) ile başlayan siyasi gelenek, siyasi mevzuatın izin vermemesi nedeniyle açıkça ifade etmese de yönetime İslam’i değerleri hâkim kılma hevesindeydi. Heves böyle ama diğer tüm mücadele yöntemleri ise laik, seküler mevzuatın, düzenin kendilerine tanıdığı imkan aralıkları üzerinden yürütülüyordu. Onun için de radikal örgütler tarafından tenkide maruz kalıyorlardı. Onlar da İslam’ın bir dünya görüşü olarak demokratik yöntemlerle hayata geçirilemeyeceğini iddia ediyorlardı. Aslında kendi içerisinde tutarlı bir kanaati ifade etmekteydiler. Çünkü seçimle gelen, seçimle gider. Halbuki onlar hükmetmeye ve bir daha gitmemek üzere kalma arzusundaydılar. Şu an Ak Partili bir takım aklı evvellerin düşündükleri, seslendirdikleri gibi…

Bir defa devlet cihazının kurum, kural ve organlarının Müslümanlara/dindarlara göre yeniden düzenleme/tanzim etme hevesi ve hedefinin tutarlı bir izahı yok. Çünkü bu ülkede sadece Müslümanlar yaşamıyor. Hatta kendilerini Müslüman olarak tanımlayanların bile devletin rejimi/sistemi konusunda da ortaklaşacakları kanaatinde hiç değilim. Dolayısıyla yarın böyle bir şey mevzubahis olursa onlarca klik kendi ideolojik kabullerini öne çıkararak bunu diğerlerine dayatmak isteyecek ve bir çatışma alanı yaratılacaktır. Küreselleşen dünyamızda böyle tek tipçi bir rejim dayatmanın akli ve nakli bir temelinin olmadığını yukarıda belirtmiştik. Onun için kapalı, kilitli kapıları zorlamak/kırmak yerine açık kapılardan girip insan olma ortak paydasında bütün kesimlerle birlikte akdedilecek bir sözleşmenin etrafında buluşup optimum toplumsal mutluluğu/saadeti temin edecek bir pratiği geliştirmek…

İslami anlamda siyaseti bir hizmet aracı olarak gören dindar siyasetçiler açısından siyaset nasıl bir hizmet yolu oluşturabilir? Yani hem Allah’ın rızasını kazanma ve hem de İslam olmayanların gönlünü İslam’a ısındırma anlamındaki bir siyaset pratiği nasıl inşa edilir?

  • Yönettiği toplumu etnisite ve inanç ayırımına tabi tutmadan adil ve dürüst muamelede bulunmak.
  • Herkesin doğuştan sahip oldukları hak ve hukuklarını güvence altına almak.
  • Üretilen hasılanın tüm toplumsal kesimler arasında eşit/adil dağılımını sağlama, o anlamda toplumsal bir eminliği ihsas etmek.
  • Ortalama vatandaşın yaşadığı hayat standardına uygun bir yaşam sürmek.
  • Halkın içinde ve halkla birlikte yaşamak, toplumuna yabancılaşmamak.
  • Halkın emanetlerini büyük bir dikkatle korumak.
  • İstihdamda ehliyet ve liyakati gözeterek hiçbir ayırımcı anlayışa fırsat vermemek.
  • Vatandaşa sevecen/güler yüz göstermek; azarlamamak; paylamamak; hoş görü göstermek.
  • Yönettiği toplumsal kesimlerin inançlarından kaynaklanan hak ve hürriyetlerini kutsal sayıp titizlikle korumak ve imkan tanımak v.s…

Eğer kişiler/gruplar bu istek ve arzuyla iktidara gelir de bu anlamda iyi bir örneklik ortaya koyarlarsa hem dinlerine hem de toplumlarına en büyük hizmetlerden birisini yapmış olurlar. Ve bu örnekliğe bakarak o kişilerin inandıkları inanca da sempati duyulur. Bu sempati Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi bir süre sonra kabule dönüşür.

Onun için Hz. Yusuf kıssası 111 ayetlik uzun bir sure ile anlatılmıştır. Ve üçüncü ayet bu sürede anlatılan kıssanın önemine vurgu yapar;

“Biz bu Kur’an’ı sana vahyetmekle (başka konular yanında) en güzel kıssayı da anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen daha önce bunları bilmiyordun.” (Yusuf:3)

Kıssanın en dikkat çekici kısmı ise Hz. Yusuf’un firavunun yönetiminde Hazine Bakanlığı’nı talep etmesi ve yapmasıdır.

Hemen sorulabilir? Bir Peygamber olmasına rağmen nasıl firavunun mahiyetinde bakanlık yapabilir? Yani, dini terminolojiyle küfür devletinde hem de gönüllü ve istekli olarak görev alabilir?

Malum, Kur’an’da geçen kıssalar, bugünümüze dair biz Müslümanlara karşılaşacağımız benzer vakıalar karşısında nasıl tavır almamızın örnekliğini veriyor. Bunlar makro veya mikro örneklikler olabilir. Hz. Yusuf’un bu sözkonusu temsilinde de böyle bir örneklik görüyoruz.

Hz. Yusuf o günkü şartlarda ülkede vuku bulacağı rüya tabiriyle bildirilen kıtlığa karşı alınacak ekonomik tedbirleri yönetime arz ediyor. Onlar da Hz. Yusuf’a itimat ederek onu tam yetkili kılıyorlar. Hz. Yusuf da Allah’ın yardım ve inayetiyle çok başarılı bir yönetim örneği sergiliyor. Toplumunu bir refah ve bolluk toplumu haline getiriyor. Sadece Mısır halkını değil; çevredeki tüm kavimlerin / kabilelerin ihtiyacını da karşılayarak o bölgelerdeki halkların da müslümanlaşmasında önemli bir temsil örneği sergiliyor. Hz. Yusuf, başta saray ahalisi olmak üzere kimseye din/inanç dayatmamıştır. Muhatabı olduğu toplum, Onun Peygamber olmasından çok temsilindeki adaletine ve başarısına bakarak İslam’ı tercih etmişlerdir.

Evet, bugün samimi olarak dinlerini hizmet gayesiyle siyaset yapmak isteyenler için Hz. Yusuf önemli bir örnek. Kendilerine bir hizmet alanı olarak siyaseti tercih eden Müslüman aktörlerin, yönettikleri toplumlarına din/inanç dayatmadan, siyaset / yönetim ilminin inceliklerini gözeterek, herkese adil muamelede bulunmaları, yönetmeleri İslam hukukunun farzları arasındadır. Böyle bir yol ve yöntem kişinin hem kendi ahireti için bir kurtuluş ve hem de o toplumun onun şahsında gördüğü temsilden etkilenerek Müslüman olmasına vesile olmuş olur. Bir Müslüman için bundan daha büyük bir nimet, hayır olabilir mi?

Bütün bu gerçekliğe rağmen neden kolayı zor kılıyoruz?

 

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept