ÖNEMLİ OLAN NE SÖYLEDİĞİNİZ DEĞİL; MUHATAPLARININ NE ANLADIĞIDIR

by Fahrettin Dağlı
Nasip olan her bir nimetin bir imtihan ve sorumluluk boyutu vardır. Eğer ilim ile nasiplenmişsek onun hem taşıma hem de temsil sorumluluğu vardır. Dünya nimetlerini (mal, mülk, servet) elde etmede nasıl karşılıklı bir alış-veriş varsa manevi nimetlerde de böyle bir alış-veriş sözkonusudur. Verilen bu manevi (ilim, ahlak, fazilet, eminlik gibi) nimetlerin hakkını vermekle de yükümlüyüz. Bu hakikati ifade ederken hep Maide-63 aklıma gelir. Ne diyor?
“Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, akıllarını kullanarak onları herkesçe bilinen günahların sözcülüğünü, savunuculuğunu yapmaktan, yalan söylemekten ve köklerini kurutan ve insanî değer bırakmayan haramı, rüşveti yemekten menetmeleri gerekmez miydi? Yapmakta oldukları düzenbazlıklar ne kötüdür.”
Evet, bu ayetle Allah, İsrail oğullarının dindarlarının ve din bilginlerinin kendi toplumlarını günahtan ve haramlardan vazgeçirmeleri, alıkoymaları gibi bir mükellefiyetlerinin olduğunu ifade buyuruyor.
Ayetin hükmü evrensel ve zamanlar üstü olduğuna göre bugün bize de mesajı aynıdır.
Özellikle din alimlerinin, bilginlerinin bir toplumun yozlaşmasında, çürümesinde ya da düzelmesinde, erdemli bir toplum olmasında başat rolü oynadıklarına işaret ediyor.
Öyle tarihin derinliklerine gitmeye gerek yok, içinde bulunduğumuz topluma baktığımızda önderlerin / rehberlerin / liderlerin sapmasının o topluma nasıl misliyle yansıdığını görebiliyoruz. Bu anlamda önde gidenler, rehberler, öncüler, bilenler, alimler bir yanlış yaparlarsa o yanlış onları takip edenler tarafından doğru zannıyla algılanacağı için bin olur, on binler olur. Merkezde 5 derecelik ivmenin/açının kolları merkezden uzaklaştıkça kapsamının genişlediği gibi… Tam akside mümkün; doğru tutum ve davranışları da aynı ölçüde karşılık bulur. Bu durum bu anlamda bu sürecin bir yasasıdır.
Eğer bozulma önderlerden, alimlerden başlamışsa bu bozulma tabana doğru yayılır. Onun içindir ki Peygamberimiz;
– Eğer şu iki sınıf bozulursa tüm toplum bozulur; ümera ve ulema. (yöneticiler ve bilginler.) diye ifade buyurmuştur.
Eğer bu iki sınıf düzelirse toplum da düzelir. Çünkü bu sınıflar toplumu sevk ve idare eden lokomotif sınıflardır.
Son dönem Osmanlı Sadrazamı Said Halim Paşa da Osmanlı’nın yıkılışının ana sebebi olarak bu sosyal yasayı gösterir. Yıkılış, Ümera ve Ulema sınıfının bozulmasıyla başlamıştır.
Bugün ülkemizde de ne yazık ki aynı manzara ile karşı karşıyayız. Bir yandan hakikati yüzyıllar öncesine kilitleyen; dinamizmini donduran bir anlayışın temsilcileri; diğer yandan ise bu dondurulan hakikati çözmeye çalışırken lakayt, ciddiyetsiz tutum ve davranışlarıyla ve uygun olmayan yöntemlerle (metodoloji) hakikatin parçalanmasına sebebiyet verenler… Ve herkes elindeki parçayı hakikatin bütünü olduğunu zannediyor veya enesini/egosunu ikna edemeyerek ısrarla aynı anlayışta direniyor.
Bu tabloya baktığımız zaman yüzyıllar önce yapılan tartışma ve müzakerelerin daha verimli, daha yöntemli, usullü yapıldığı kanaatine varıyor insan. Maturidiyye, Eşariyye, Mutezile, Kaderiyye, Cebriyye üzerinde yapılan tartışmaların daha düzeyli ve daha ciddi yapıldığını görüyor insan.
Bir defe İslam kültür tarihinin en önemli çalışmalarından birisi de, bütün ilim disiplinlerinin bir usulünün oluşturulmuş olması (Tefsir, fıkıh, hadis, kelam vs.)… Dolayısıyla bu mahalde sözü olacak olanların hesaba katmaları gereken en önemli husus, öncelikle bunun usulü ile ilgili bilgi/malumat sahibi olmaları gerekir. Çünkü düşüncelerini bu çerçevede ifade edecekler. Aksi taktirde fikir, düşünce ve yorumları ilmi muhitlerde dikkate alınmayacak ve muhatap kabul edilmeyeceklerdir.
Kime ait olduğu ihtilaflı olan şu veciz ifade o günkü tartışmaların niteliğini ve saygınlığını ortaya koyuyor; “İfade ettiklerim yanlış olma ihtimali olan doğrulardır.”
İşte bugün kaybettiğimiz en büyük zenginliklerden birisi de ilmin hakkına yakışır tartışma/müzakere usulünden yoksun kalmamız…
Bugün sosyal medya üzerinden dini mevzularla ilgili yazılan ve bu yazılanlar üzerinden vuku bulan karşılıklı tartışma ve atışmalarda ne bir usul ne de bir ölçü esas alınmaktadır. İlmi müzakere yöntemlerinin rafa kaldırıldığı, ağızına gelenin söylendiği kirli bir bilgi kargaşasının yoğun olduğu bir süreci yaşıyoruz.
Ne yazık ki, edep ve usul bilmezliğin; ölçüsüzlük ve disiplinsizliğin, kültürel düzeyin düşüklüğüyle birlikte hasıl ettiği iklim, bu tür paylaşımları çok büyük teveccühe mazhar kılmaktadır. Yani bu yöntem (daha doğrusu yöntemsizlik) prim yapmaktadır.
Yıllar önce bir TV kanalında iki ilahiyatçı akademisyenin haftalık programları vardı. Öyle bir tartışma ki ne usul, ne esas… Argo ifadelerin havada uçuştuğu, orada olmayan insanlara edebe uygun olmayan yakıştırmaların yapıldığı tartışma sahneleri…
Konu ile ilgili hassasiyeti olan bir ilahiyatçı gazeteci de onlara şu tenkidi yöneltmişti; Konuştuklarınızı farklı kültürel sevilere ve muhitlere mensup 84 milyon insan izliyor. Konuşmalarınıza biraz dikkat edin lütfen; “Önemli olan ne söylediğiniz değil; muhataplarının ne anladığıdır? “
Acizane ben de bugün toplumun önünde yürüyenlere aynı şeyi söylüyorum; Lütfen biraz dikkat! Aklınıza gelen, dilinize düşen her şeyi söylemek mecburiyetinde değilsiniz. Düşünce ve fikirlerin de bir olgunlaşma ve doğum vakti vardır. Vaktinden önce ifade ederseniz, prematüre doğum olur; gecikmiş bir ifade de ölü doğum olur.
İşte ilim adamı (âlim) o ki, bu ince hesabı yapandır.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept