Bir hikaye yazmak için elinize tüm enstrümanlar emanet edildi. Bu enstrümanlarla sizden sonra gelecek nesillere güzel bir hikaye bırakmak yerine eski hikayeleri tekrarlayarak kendi trajik hikayenizi yazdınız. Kendinize, emanete ve yönettiğiniz topluma yazık ettiniz! Allah’ın dinine ve kullarına zulmettiniz.
Emanetin ne manaya geldiğini hakkıyla bilmiş olsaydınız bu ağır yükün ve sorumluluğun altına girmek için oturup günlerce düşünürdünüz. Eğer gerçekten birazcık ahirete yönelik korku ve endişeleriniz olsaydı size emanet edilen iktidarı ilim, hikmet, ahlak ve fazilet sahipleriyle paylaşırdınız. Bütün iktidar süreçlerine toplumun iştirakini/katılımını sağlayarak demokrasi ötesi bir aşamayla gerçek anlamda tarihe, hakka ve adalete istinat edecek bir siyasal rejim hediye edebilirdiniz. Nesiller boyu hayırla yad edilecek bir hatıra bırakabilirdiniz.
Anlaşılıyor ki, nasıl bir fırsat kaçırdığınızı herhalde bu dünyada idrak edemeyeceksiniz. Ama muhakkak olan bir hesap gününde dizlerinizi döveceksiniz; belki sadece iki pişmanlığınızı ifade edebileceksiniz;
Ya, ‘keşke dağ başında bir çoban olsaydık da bu mesuliyetlerin / sorumlulukların altına girip bu kadar veballe gelmemiş olsaydık!..’
Ya da, ‘keşke kendimizin değil de, hakkın ve adaletin iktidarını inşa edebilseydik’ diyecekseniz. Bu anlamda geriye dönmeyi o kadar arzu edeceksiniz ki, ne yazık ki böyle bir şansınız olmayacak.
Beraberinizde milyonları sürüklediniz, hakka ve adalete muhalif politikalarınıza ortak kıldınız. Dünyalarını da, ahretlerini de berbat ettiniz. Zulme meyletmenin bile ateşle mukabele göreceği günde bu insanların hepsi yakanıza yapışacak, hesap soracak.
Neden? Neden? Neden?
Dünyanın geçici, süfli iktidarları bu kadar mı size tatlı geldi? Bunun bir de öte tarafı var diye niye hiç akletmediniz?
Bütün samimiyetimle ifade ediyorum; Aklı başında, ihlas üzere olan hiçbir Müslüman bugün sizin yerinize olmayı istemez; bulunduğunuz saraylarda, mevki ve makamlarda oturmak istemez; Aç kurtları görmüş gibi kaçarlar.
Kaç yıllardır ulaşabildiğimiz herkese dilimizle, ulaşamadıklarımızı yazılarımızla uyarmaya çalıştık; gelmekte olan büyük fırtınayı, büyük musibeti haber verdik. Arkanıza takılıp gelenleri uyardık, ikaz ettik; istedik ki, ‘onlarda sizleri uyarsınlar, ikaz etsinler.’ Ne yazık ki, onlar da bir asırlık bir aşkın ve beklentinin haleti ruhiyesi ile gerçeği, gelmekte olan heyulayı görmek istemediler; Kulaklarını ve gözlerini hakikate kapattılar. Apaçık gerçekliğe inanmak istemediler. Sizin yalanlarınıza, yanıltmalarınıza itibar ettiler. Suça ortak olduklarını bile düşünemez oldular. Aşklarının kendilerine ihanet edebileceğine inanmak istemediler.
Bugün her şey ayan beyan ortaya çıktı ama iş işten geçti. Her şey tarumar oldu. Bir asırlık umutlar ve hayaller bir iktidara kurban edildi. 10 yıl içerisinde her şey tüketildi. Hak, hukuk/adalet, erdem, iyilik, güven adına hiçbir şey bırakılmadı.
Allah aşkına söyler misiniz; davanız neydi? Hikayeniz neydi? Hangi hikayenin altında kaldınız?
Gelin, gerisini Adnan İslamoğulları’nin şiirsel ifadelerine bırakalım;
“Nereden nereye geldiğinizi anlamak isterseniz eski albümlerinizi karıştırın, onlara bakın. O yıllarda oturduğunuz evleri hatırlayın. Başörtüsü yasaklarına karşı kilometrelerce uzunlukta el ele tutuşarak oluşturduğunuz demokrasi zincirlerindeki fotoğraflarınıza bakın, emin olun kendinizi tanımakta zorlanacaksınız…
Siz kaybettiniz, sizi kendi hikâyeniz yendi, siz kendi hikâyenizin altında kaldınız… Çünkü sizin hikâyeniz ‘Mekkeli bir yetimin’ hikâyesinden ilham alıyordu, siz Mekkeli o yetimi unuttunuz. Siz, O ‘Mekkeli yetim’in altına bir şilte serildiğinde, “Benim dünya ile ne işim olabilir!’ diyerek reddettiği şiltenin altında kaldınız…
Sizi Ömer’in hususî hayatında kullanmadığı devletin mumunun alevleri yaktı, siz o mumun alevleri altında kaldınız… Çok beğendiği Şam işi bir kilimi Aişe’nin evinde gördüğünde, “Korkarım ki müminleri bu dünya merakı yakacak” diyen Ömer’in hassasiyetini unuttunuz, siz o kilimin altında kaldınız…
Siz, bir gayrimüslimin arazisi için Şam Valisi’ne “Camiyi yık, adaleti yıkma” diyen Ömer’in adaletinin altında kaldınız…
Siz, başörtüsü mücadelesini kazandınız, ama tesettürün hikmetinin, tesettürün haysiyetinin, tesettürün ahlâkının ve tesettürün hicâbının altında kaldınız…
Siz, iktidara geldiğinizde demokrasi mücadelesini kazandınız, ama demokrasinin ruhunu, demokrasinin herkes için olması gerektiği gerçeğini, demokrasinin kültürünü, demokrasinin her şeyden ve sizin gibi düşünmeyenler ve sizin gibi yaşamayanlar için bir garanti olduğu hakikatini kaybettiniz, siz demokrasiye yenildiniz…
Siz, bir meclise teşrif ettiğinde ayağa kalkılmasını yasaklayan o ‘Mekkeli yetim’in tevâzuunu unuttunuz, “Beni Hristiyanların İsa’yı övdüğü gibi övmeyin” diyen o ‘Mekkeli yetim’in tevâzuunu unuttunuz, siz kibrinize yenildiniz…
Siz, sahip olduğu tüm servetini bağışlayan Ebû Bekir’in kızının, “Bize ne bıraktın?” diye sorduğu soruya, “Allah’ı ve Resûlünü bıraktım, yetmez mi?” diye cevaplayan Ebû Bekir’in cömertliğini unuttunuz, siz kaybettiğiniz yetinme duygunuza yenildiniz…
Siz, “Dağlara buğdaylar serpin, Müslüman ülkesinde kuşlar aç kaldı demesinler” diyen, “Fırat’ın kıyısında kurdun kaptığı koyundan mesulüm” diyen Ömer’i unuttunuz, dağıtan değil, biriktiren vakıflar kurdunuz; dağıtan değil, zenginleşen vakıflar kurdunuz; dağıtan değil, komisyon alan vakıflar kurdunuz. Siz mizanı unuttunuz, siz hileli tartan terâzinize yenildiniz…
Ve siz… Haksızlığa mâruz kaldığınızda haykıran sizler, başkalarına yapılan haksızlıklar karşısında hep sustunuz, “Haksızlık karşısında suskun kalan şeytandır” sözünün hikmetini unuttunuz, siz hikmetsizliğinize yenildiniz…
Şimdi feverân ediyorsunuz…
Ne için?
Yüzde bilme kaç oy için, kaybettiğiniz belediyeler için… Siz aslında neleri kaybettiğinizin farkında değilsiniz…
Siz ölçünüzü kaybettiniz, siz adalet duygunuzu kaybettiniz…
Siz, hikâyenizi kaybettiniz…
Oturun asıl bu kaybettiklerinize ağlayın… Siz kaybettiniz… Kaybetmekle kalmadınız, savunduğunuz tüm değerleri de yıprattınız…”