Ak Parti iktidarlarının hükümet etme biçimleri ile ilgili olarak en çok tenkit ettiğim mevzuu olan “ehliyet ve liyakate” dikkat edilmemiş olması sonucu hasıl olan kıyametlere tanıklık ettikçe hayıflanıyorum. İktidarlarının başında eksiği, kusuru ve hatalarıyla ehven olarak olumlamaya çalıştığım iktidar etme biçimi bu gün doludizgin bir şekilde ehliyetsizliğe ve liyakatsizliğe doğru evriliyor.
Evet, İslami geçmişten gelen mevcut yönetim, adeta siyaset alanında hâşâ “Allah yokmuş gibi” davranmıştır/davranmaktadır. Eğer öyle davranmamış olsalardı “ALLAH size emanetleri layık olana vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder. ALLAH size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz ALLAH, Semî’dir, Basîr’dir (her şeyi işiten, her şeyi gören).” (Nisa:58) diye buyuran seslenişine kulak verirlerdi.
Eğer o hassasiyete sahip olsalardı, “Emanetin” ne kadar önemli ve sorumluluk gerektiren bir konu olduğunu idrak edip; “Biz emaneti, göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab:72) Ayeti mucibince zalim ve cahil derekesine düşmemek için kılı kırk yararlardı.
Eğer samimiyet elbisesi kuşanmış olsalardı, Peygamberlerinin şu ifadesine kulak kesilirlerdi: “İş, ehli olmayan kişilere verilince kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.”
Elbette burada bahsi geçen kıyamet, hepimizin malumu olan dünyanın sonu olabileceği gibi, küçük kıyametler olarak niteleyebileceğimiz devletlerin, toplumların, müesseselerin, teşkilatların, cemiyetlerin sonu olarak da yorumlanabilinir.
Emanet ehline verilmezse dört kez haksızlık edilmiş olunur;
1) Emanetin kendisine,
2) Emaneti verdikleri ehliyetsiz ve liyakatsiz kişiye,
3) Emaneti esirgedikleri ehliyet ve liyakat sahibine
4) Üçünün sonucunda ammeye.
Peki emanet nedir o zaman?
Sözlükte “Güvenmek, korku ve endişeden emin olmak” manasına gelen emanet, hıyanet kelimesinin karşıt anlamlısı olarak kullanılmaktadır. Emanet kelimesi terim olarak ise, “Bir kimseye koruması için bırakılan mal ve eşya” şeklinde tarif edilmektedir. Fakat bu anlamın yanında insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş bulunan ruhî, bedenî, malî imkânları da kapsadığı belirtilmektedir.
İslâm Hukukunda ise emanet, Allah’ın gerek kendi ve gerekse yaratıklarının hukuku ile ilgili olarak insana yüklediği yükümlülüklerinin tamamına verilen bir isim olarak tarif edilmektedir.
Emânet, inanılmak, emin ve güvenilir olmak anlamında bir Kur’an kavramıdır.
Kur’an-ı Kerim’e göre Müslüman toplumun ana görevi; yeryüzünü ıslah etmek, bozulma ve yozlaşmayı ortadan kaldırıp orada sağlam bir sosyal ve siyasal düzen kurmak ve insanları hakka yöneltmektir. Bu görev, büyük ölçüde Müslümanların siyasî açıdan örgütlenip emaneti ehline vermeleriyle yerine getirilmiş olur.
En genel anlamıyla siyaset; insanı, varlık âlemini yaratılış gayesine uygun olarak organize etmek, sevk ve idare etmek, denetlemektir.
Siyaseti böyle tanımlayacak olursak bunun en güzelinin, en hayırlısının Müslümanlar tarafından deruhte edilmesi beklenilmez mi?
Yukarıdaki ayetler Allah’ın emri ise ve Müslümanlar da bu emirleri harfiyen yerine getirmekle mükelleflerse, Müslüman bireyler olarak bizim böyle bir beklenti içerisine girmemiz abes mi?
İnsana ve kâinata dair yapılabileceklerin en iyisi, en güzeli “Kur’an’ın evrensel ilkelerine” ve “Nebevî modele” uygun olarak yapılanıdır.
Biz emaneti, göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zalim, çok cahildir. (Ahzab:72)
İnsanoğlu bu ilâhi emaneti kabulde mahzur görmeyecek kadar aşk ateşiyle yanmaya cüretli, ama sorumluluğunu çabucak unutarak kendini yakacak kadar zalimdir.
Nisa 58. Âyette emanetin ehline verilmesinin ilâhi bir emir oluşundan sonra hâkimiyet sırasında adaletin emredilmesi, âdil olmak için önce emin olmak gerektiğine işarettir.
Muhammet Mustafa’yı Nebiliğe götüren yollar ilk önce eminlik taşları ile örüldü. Çünkü O’na öyle şanlı ve şerefli bir emanet yükleniyordu ki, bu emaneti taşıyabilecek, emanet sahiplerine eminlik verecek bir kudretle donatılması gerekiyordu. Emanet için rahmet sahili arayanlar onun limanına sığınıyorlardı. Düşmanları bile O’na güveniyor ve itimat ediyorlardı. O’nu yurdundan çıkarırken bile O’na emanetlerini bırakacak kadar güveniyorlardı.
Eminlik olmadan adalet olmaz. İnsanların kendilerini güvende ve selamette hissetmeleri onlar için bu dünyaya dair büyük bir sermayedir.
İdarecinin (Emanet sahibinin) mümeyyiz vasıflarının ne olması gerektiği hususunda temel bazı özellikler zikredilmiştir.
Hasan-ı Basrî diyor ki: “Allah Teâlâ idarecilere üç şey yüklemiştir: Boş şeylere ve hevâya uymamak (Mesaisini gereksiz, faydasız ve lüzumsuz işlere ayırmamak, Allah ve ammenin hukuku dışında bir şeyle meşbu olmamak), insanlardan değil Allah’tan korkmak, Allah’ın âyetlerini dünya çıkarları uğruna satmamak.”
Peki o zaman ehliyetin ölçüsü nedir?
-Tayin edilecek görevle ilgili eğitim, bilgi birikimi ve tecrübeye sahip olmak,
-Güvenilir/emin olmak, genel ahlaka mugayir bir tutum ve davranışı olmamak,
-Özel görevlerle ilgili ketum olmak,
-İslami bir idare ile yönetiliyorsa sadece bazı spesifik alanlarla ilgili olarak sağlam/sahih bir inanca sahip olmak,
Nisa 58’de; Tüm kamu yönetiminde (yasama, yürütme, yargı) emanetlerin ehline verilmesi emredilmektedir. Elinde bulunan emaneti sahibine geri vermek kadar, emanet edilecek işlerin de ehil ve lâyık olanına verilmesi önem arz eder. Kamu hizmetlerinde bu çok önemli bir keyfiyettir. Çünkü dünyanın düzeni, emanetlerin ehline verilmesiyle mümkündür. Nitekim Allah Rasûlü kendisine kıyametin ne zaman kopacağını soran bir bedeviye: “Emanet zayi edildiği zaman” cevabını verir. Ardından bedevinin “Emanet nasıl zayi olur” diye sorması üzerine ise: “Emanet, ehil olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle!” buyurmuştur.
Emânetin ehil olmayan kimselere verilmesi demek, uzmanlığına, tecrübesine, birikimine, sevk ve idare kabiliyetine, kısacası tayin edilecek hizmete uygun özelliklerle mücehhez olmasına bakmadan insanlara eş-dost, yakınlıklarından, arkasındaki gücün baskısıyla veya benzeri, adalete uygun olmayan saikler üzerinden yetki ve sorumluluk vermek demektir. Görevin gereği olan bilgi, tecrübe ve uzmanlıktan yoksun olan insanların atanmaları ile o alanda işler, istenilen verimlikte ve nitelikte yürümeyecek, haliyle çığırından çıkacaktır. Bu da görevin ilgili olduğu alanın, bölgenin ya da ülkenin kıyameti olacaktır. Burada kastedilen öncelikle dünyanın sonu demek olan kıyamet ise de büyük kıyametin şartlarını hazırlayacak olan bu tür küçük kıyametlerdir.