Her darbeden sonra yönetim sistemleri darbe yapıcıların ideolojik niyet ve beklentilerine uygun olarak yeniden projelendirilir. 15 Temmuz darbe girişimi ise bugüne kadar Türkiye’de vuku bulan hiçbir darbeye benzemeyecek şekilde ülkede hiçbir şeyin eskisi gibi kalmasına izin vermedi. Var olan yerinde bırakılmadığı gibi yerine yenisi de ikame edilmedi. Sahip olunan tüm erdemler, güzellikler değer aşımına uğradı. Adeta her şey anlamsızlaştı, değersizleşti.
15 Temmuz’un siyasal, sosyal, ekonomik sonuçlarıyla ilgili olarak bugüne kadar dört başı mamur bir raporlama çalışması yapıldığına şahit olmadık. Zannım o ki, sadece KHK ve diğer mağdurlarla ilgili kısmi çalışmalar yapıldı.
Bu girişimden sonra en büyük yarılma toplumsal dokuda meydana geldi. Adeta ortadan dört, beş parçaya bölünen sosyal yapıda barış önemli bir yara aldı, darbe teşebbüsü adeta barışa karşı kurulmuş bir tuzak işlevi gördü. Artık hiçbir şey eskisi gibi kalmadı. Her yeni gün bir önceki günü aratır oldu. Öyle bir musibet ki, belalar her gün üzerimize sağanak sağanak yağdı / yağıyor.
Bediüzzaman Said-i Nursi, “İnsanın başına gelebilecek en büyük musibet dinine gelendir” der. Evet, müminler için en büyük zaiyat dininden uzaklaşmak ve en kötüsü de dininden olmaktır. Din zayi olduktan sonra geriye kalan hiçbir şeyin bir kıymeti harbiyesi olmaz.
Ne yazık ki, şu an toplumda bu durumun zararları en ağır haliyle yaşanmaktadır. Dindarlık iddiasındaki bir kliğin İslami kavram ve değerler üzerinden siyaset yapması ve iktidar olması sonrasında yaşananların ister istemez okların dine ve dindara yönelmesine sebep olduğu inkarı kabil olmayacak bir gerçek. Siyasal iktidar mensuplarınca yapılan tüm kötülükler sadece onların şahsi hanelerine değil aynı zamanda dinin ve dindarlığın da hanesine yazılmaya başlandı. Bu durum sadece din ve dindarlık karşıtlarınca değil, şuurlu bir imana sahip olmayan muhalif Müslümanlarca da böyle yorumlandı.
İktidarı ve taraftarını nitelemek için kullanılan “İslamcı” veya “siyasal islamcı” sıfatları kötücül kavramlar olarak ifade edilir oldu. Bunun sık sık dillendirilmesi toplumsal muhalefeti sadece iktidar mensuplarına değil dindar bilinen tüm kesimlere karşıtlığa yöneltti.
Bu sosyal hal, haliyle dindarlık alanını önemli ölçüde daralttı. 2000’lı yıllara kadar tabir yerindeyse fevç fevç dine yönelme varken 2010 ve özellikle de 15 Temmuz 2016’dan sonra tersine bir göç başladı, bu sefer de insanlar aynı hızla dinden uzaklaşmaya başladılar. Bu durum öyle tehlikeli bir hal aldı ki, çoğu muhalif müslümanlar, Ak Parti taraftarlarına karşı “Eğer inandığınız din yaptıklarınızsa o zaman biz sizin dininizden değiliz” şeklinde akaid bakımından tehlikeli bir ifade kullanmaya başladılar. Bir şekliyle dine yaklaşmış olanlar da iktidar uygulamalarına bakarak dinden uzaklaştılar.
Din ve dindar karşıtlarının hepsi bir araya getirilmiş olsaydı bu dönem kadar dine, dindara zarar veremezlerdi herhalde. İslami cenahın en büyük iki damarı karşı karşıya geldiler ve kamuoyu önünde birbirlerini en kötü sıfatlarla suçlayarak düşmanlaştılar. 15 Temmuz’un kara kutusu da açılmadığı için toplumun büyük çoğunluğu olup bitenleri tam olarak anlamlandıramadı. İktidar kontrolündeki medya organlarının yoğun propagandaları neticesinde hasıl olan iklim ve sonrasında ülke genelinde yapılan operasyonlarla yüzbinlerce insanın terörle iltisaklandırılarak haklarında yargısal takiplerin başlatılması, kamudan ihraç edilmeleri meseleyi çok daha farklı bir boyuta taşıdı. Dindar bilinen cemaatin nasıl bir terör örgütü olduğu şeklindeki yayınlar, operasyonlar, yargılamalar sadece söz konusu cemaate zarar vermedi, toplumun dindar kesiminin önemli bir çoğunluğunu zanlı duruma getirdi. Çünkü Anadolu’da muhafazakar kesim genellikle çocuklarını onların okullarına, kurslarına ve yurtlarına göndermişti. Hatta iktidar da söylemleriyle bunu teşvik ediyordu. Bu yüzden muhafazakar bilinen kesimde söz konusu cemaatle ilişkilendirilmeyecek, iltisaklandırılmayacak aile hemen hemen yok gibidir. Böyle olunca da suçlamalar genelleştirilerek, İslami cenah yolsuzluk yapan, soru çalan, kumpas kuran, nepotist uygulamalarda bulunan, adaletten uzaklaşarak toplumun bazı kesimlerine karşı hasmane davranan bir kesim olarak görülmeye başlandı.
Toplumsal huzursuzluk, ailevi geçimsizlikler, boşanmalarla sonuçlanan evlilikler, ortada kalan çocuklar… Hepsi birer film konusu olacak kadar trajik hikayelerdir.
En çok da aile içi ve yakın akrabalar arasında oluşan gerginlikler ve küslükler halen taşrada daha da yaygın bir şekilde seyretmekte ve düşmanlığa varacak kin ve nefretler yaşanmaktadır.
Bir yakınım anlatıyor: “Benden bir küçük erkek kardeşimle uzun süredir küsüz. Aynı mahalledeyiz, evlerimiz birbirine yakın ama sadece biz büyükler değil, çocuklar da birbirleriyle görüşmüyorlar. Bir gün yol yürürken küçük bir çocukla karşılaştım ve ‘sen kimin kızısın?’ diye sorunca demez mi ki, ‘ben kardeşinizin torunuyum amca.’ İşte o sırada adeta üzerime bir kaya düşmüş gibi oldu, ayak üstü donup kaldım. Koca bir geçmiş gözümün önünde bir film şeridi gibi geçti. Kendime geldiğimde insanlığımı, müslümanlığımı hatırladım ve yaptıklarıma pişman oldum, hemen o küçük yavrunun elinden tutup kardeşimin evine varıp, kapısını çalıp girdim, “bu yavru bizleri barıştırdı” diyerek sarıldım, karşılıklı ağlaştık.
Muhtemelen benzer binlerce örnek var. Ailelerimizle, komşularımızla, çevremizle nizalı hale geldik. En çok birbirlerine yardım edecek, birbirleriyle dayanışma halinde olması gerekenler birbirlerine düşman kesildiler.
Kanaatimce 15 Temmuz sonrasının en büyük tahribatı toplumsal çözülme, çürüme, ayrışma, aile, akrabalık, komşuluk gibi kurumların zayıflaması, buna karşılık bireyselleşmenin aşırı boyutlara ulaşması, kişisel menfaatlerin toplumsal çıkarların önüne geçmesi; dayanışma, paylaşma ve yardımlaşma gibi değerlerin yerini rekabet, yalnızlık ve bencilliğe bırakmasıdır.
Bu içine yuvarlandığımız çukurdan nasıl çıkarız? Ekonomik kayıplarımızı orta vadede telafi etme imkanı olabilir ama mevzu ettiğim sosyal deformasyonu tamir etmek, düzeltmek uzun yıllarımızı alabilir. Bu bir umutsuzluk telkini değildir, tam aksine tehlikeyi bütün cesametiyle algılamaya, hızla inisiyatif almaya yönelik bir teşvik bildirimidir. Bunu yapamazsak bu coğrafyanın insanları olarak çağımızın kaybedenleri arasında yer alacağız. Allah muhafaza…
“İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (30/41)
“(Allah’ım!) Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.” (1/6-7)