Yıllardır bu platformda yazıyoruz; uyarıyoruz, gelen tehlikeyi haber veriyoruz. İktidar yanlısı arkadaşlar da mevcut iktidar üzerinden erişecekleri hülyalarına / ütopyalarına dalmışlar. Derin gaflet uykusundan uyanmak istemiyorlar. Hakikati duymamak ve görmemek adına gözlerini ve kulaklarını kapıyorlar.
Ne zamana kadar. Ekonominin ağır faturaları kapıya gelinceye kadar.
Faturaya bakıp rakamın büyüklüğünü fark ettiğinde gözleri fal taşı gibi açılıyor; gözlerine inanamıyor; “acaba yanlış mı görüyorum?” diye yeniden, yeniden gözden geçiriyor. Ortada bir yanlış yok. Bir önceki faturanın iki, üç katı.
Şimdi bu adamcağız ne yapsın?
Bugüne kadar savunduğu dağlara kar yağmıştı; karın altında kalmıştı. Üşüyordu ama eli dereceyi artırmaya gitmiyordu. Daha ağır bir fatura ile karşılaşmamak için battaniyeleri hazırladı. Bir yandan da dostlarına şikayetlenmeye başladı; “Bugüne kadar bütün kalıbımızla arkalarında olduk. Ancak artık bu yük çekilmez oldu. Korkarım ki, bu kambur iktidarı götürür.”
Evet, adam faturaların altında iki büklüm olmuş ama yine de iktidarın derdinde; “Ya Tayyip Erdoğan gidip Bay Kemal gelirse ne yaparız?”
Bu durum bana çok traji-komik geliyor. Size de öyle geliyor mu?
Adam diyor ki, “Aç kalacağımın derdinden çok iktidarın gideceğinden endişe ediyorum.”
Çünkü o halen mevcut tablodan iktidarı sorumlu tutmuyor. Kendisine haber kaynaklarından ezberletilenler üzerinden fikir sahibi. Her şey “diş güçlerin, faiz lobisinin” eseri. “Diş güçler iç hainlerle iş birliği yaparak hükümeti devirmek istiyorlar!”
Gülelim mi, ağlayalım mı şimdi?
Allah aşkına üç beş yıldır bu gidişatın sonunun hayır olmadığını; hukuksuzluğun / adaletsizliğin sonunun yoksulluk, kargaşa, huzursuzluk ve terör olacağını sağır sultana duyurduk ve ne yazık ki, kulaklarınız tıkalı, gözleriniz kapalı olduğu için sizlere duyuramadık!
Gerçi “gözlerinizle görseniz, kulaklarınızla işitseniz inanacak mısınız?”
Onda da emin değilim. Bunun çok farklı bir izahı var ama burada zülfi yâre dokunacak diye es geçiyorum. Arif olanlar ne demek istediğimi anlamışlardır.
Ne yazık ki, Müslümanlar, Müslümanlığın orta çağını yaşıyorlar. Hakikati ifade edenleri belki engizisyonlarda yargılamıyorlar ama itibar suikastına ve fikri linçe tabi tutuyorlar.
Orta çağ Avrupası ile ilgili olarak bir kıssa anlatılır;
Orta çağ Paris’inde papazlar “atın ağzında kaç tane diş olduğunu?” tartışmak üzere bir kilisede toplanırlar. Rahatsız edilmemek için kilisenin kapılarını kapattırıp nöbetçiler dikerler.
Birkaç gün geçmesine rağmen kapılar açılmaz ve tartıştıkları “önemli mevzuda” bir türlü anlaşmaya varamazlar. Çünkü “Atın ağzında kaç tane diş olduğu İncil’de bildirilmemiş.”
Genç bir papaz, “Tartışmaya son verecek kolay bir çözüm var, dışarıya çıkıp bir at bulalım, ağzını açtırıp kaç tane dişi olduğunu sayalım” diyor.
Kıdemli papazlar, “İncil’de bildirilmeyen bir bilginin gerçekliği kabul edilemez” diyerek onu aforoz ederler. (Alıntı)
Ne diyelim kıssadan hisse olarak? Yaşanan onca problemden iktidarı sorumlu tutmayan malum kesim fail arıyor. Hiçbirisi de demiyor ki, “Arkadaş bu işin kolayı var; Gelin hür bir vicdanla araştıralım, soruşturalım asıl faili belirleyelim; ucu kime gidiyorsa gitsin. Böyle hedef şaşırtma yaptıkça faturayı hepimiz ödüyoruz…”
Böyle diyeni ne yapıyorlar? Dokuz köyden kovuyorlar. “Sen de mi Brütüs?” diyorlar. Mahalleden kovulmayı göze almayan pes ediyor; yan çiziyor. Tam ibretlik bir sosyal hal.
Tanıdığım kelli felli adamlar öyle akla ziyan izahlar yapıyorlar ki, gerçekten hayret edersin. Bu insanlar nasıl bu kadar sığ düşünürler? Taraftarlık fetişizmi insanı bu kadar mı gerçeklikten uzaklaştırır?