Bu soru ile muhatap olan her Müslümanın spontane olarak vereceği cevap; elbette iman ediyoruz. Peki, imanın makbuliyet şartı neydi; dil ile ikrar, kalp ile tasdik idi. Bunun harice yansıması ise eylemler/muamelattır. Rızık sahibini bilmesine rağmen rızkı bir başkasından bekliyor mu, beklemiyor mu?
Hemen kendimize soralım; dilimiz ifade ediyor ama noter olan kalbimiz söylediğimizi, ikrar ettiğimizi tasdik ediyor mu, etmiyor mu?
Kalbin tasdikini nasıl anlarız?
Bunun herhalde en sağlam miyarı, terazisi; rızık endişesi, korkusu taşıyor mu, taşımıyor mu? Bu korkunun ve endişenin kaynağı ne olup, olmadığıdır.
Öncelikle Allah’ın mevzu ile ilgili birkaç ayetini paylaşmış olayım;
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O, her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de bilir…” (Hûd, 6)
“Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır. O, her şeyi işitir ve bilir.” (el-Ankebût, 60)
“…Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah ona bir çıkış (kurtuluş) yolu gösterir ve hiç beklemediği yerden onu rızıklandırır…” (et-Talâk, 2-3)
“De ki, Rabbim kullarından dilediğine bol rızık verir; dilediğinden de kısar. Siz başkalarına yardım için ne harcarsanız, Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe’, 39)
Yine meşhur bir hadis;
“Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam doymuş olarak dönerler.”
Evet, ayet ve hadislerden anladığımız hakikat; Allah, yeryüzünde yarattığı bütün canlıların rızkını tekeffül etmiş. Şimdi Allah’ın tekeffülüne mi itimat edelim, yoksa kullarınkine mi? Rızık arama mücadelesinde kendi sorumluluğumuza düşenleri yaptıktan sonra Allah’a mı el açacağız, yoksa kullarına mı? Allah’a itimat etmeyip, gereksiz ve yersiz duygulara kapılarak insanlara el açmak ve sadece onlardan medet ummak, kişiyi zillete duçar eder.
Allah’ın âlim kullarından birinin buyurduğu üzere:
“Rızkını Allah’tan bilmeyip de onun mahlûkundan beklemek, insanı Allah’tan uzaklaştırıp, halka muhtaç eder.”
Bir mümin için Allah’tan uzak düşmek, zilletin en büyüğüdür. Rızkın kaynağının yani, Rezzak olanın Allah olduğunu bilip, kendisine düşeni yaptıktan sonra ona tevekkül etmek kul için en büyük izzettir, şereftir.
Allah yoktan var edendir; bilmediğimiz cihetlerden rızık sebepleri halk edendir.
Bu ayet ve hadislerle teyit gören hakikati lafzen bilmek ama buna rağmen rızkın kaynağını beşerden/varlıktan bilmek, bir insanın içine düşebileceği en büyük zillettir.
Bu yalın gerçekliğin gereğini yapmak; yani, rızkın asıl sahibinin Allah olduğu şuuru ile yaşayıp, kullara el açmamak ve bu uğurda gerekirse aç kalmayı göze alıp kula kul olmamayı tercih etmek, şiar edinmek insanoğlu için bir onurdur/şereftir.
Böyle düşünmenin ağır bedelleri olabilir mi? Elbette olabilir. Zaten işin imtihan boyutu da bu değil mi?
İşte inandığımız Rabbimiz bu gerçekliğin altını Bakara 155 ile çiziyor;
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz. Sabredenleri müjdele!”
Rızkı Allah’tan değil kullardan bilmenin hayata yansıyan sonuçları nedir?
-Rızık endişesinden dolayı kula kulluk yapmak;
-Kullardan bildiği rızkın azalacağı düşüncesiyle kulluk yaptığı kişilere karşı hakkı ve adaleti söylemekten imtina etmek;
-Adil şahitlik yapmaktan çekinmek;
-Allah’ın emri olan hakkı ve adaleti savunmaktan geri durmak;
-Kendisinin, ailesinin, yakınlarının rızkının azalacağından endişe ederek korkuya mahkum olmak;
-Allah’ın adaletine itimat etmediği için gayri adil arayışların içerisine girmek; yolsuzluk, torpil ve rüşvete başvurmak, haramlara tevessül etmek v.s.
Bir örnek ile müşahhaslaştırayım; Toplumda çok karşılaştığım bir davranış türü; Evet, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu biliyorum. Görevim gereği sesimi çıkaramıyorum; Çocuklarım falan yerlerde çalışıyorlar ekmeklerine keder gelir diye susuyorum; Şucu-bucu olarak damgalanmaktan, suçlanmaktan endişe ediyorum.
Bir kısmı bu azıcık mertliği bile göstermek istemez; laf kalabalığı ile ‘adaleti, hak söz söylemeyi gereksiz görür; ‘Bizim doğruyu söylememizle bir şey değişmez. Onun için de konuşmayı gereksiz buluyoruz. vs.” Veya değişik anlam ve boyutlarda mazeretler!..
Halbuki, Yukarıda paylaştığım ayet ve hadislerle de sabittir ki, Allah dilediği kullarının bir kısmına az, bir kısmına çok vermekle sınayacağı ihtarında bulunuyor. İnsanoğlunun rızkı taksim edilmiştir. Bu ifadelerimden yanlış bir kader anlayışı sonucu çıkarılmasın lütfen. Elbette yine ‘kulların yeryüzünde rızıklarını aramaları’ hususunda Allah’ın emri var. Oturmayı, yersiz bir tevekkülü ifade etmiyorum. Rızık taksim edilmiş, kullara düşen de yeryüzünde taksim edilmiş bu paylarını aramaları. Ama bir de bir imtihan boyutu var. Ne kadar mücadele ederseniz edin, taksim edilmiş olandan daha fazlasına erişmek imkanı yoktur.
İşin bir başka boyutu ise, insanların paylarının bir başkaları tarafından gasp edilmesi / çalınmasıdır. Yeryüzündeki açlık ve sefaletin temel sebebi de budur.
Ezcümle; bu rızık endişesi biz Müslümanları ciddi bir şekilde etkilemiş gözüküyor. Basit çıkarlarımızı korumak bahanesi ile Allah’ın üzerimize mükellefiyet olarak yüklediği çoğu farzları yerine getirmekten kaçıyoruz / imtina ediyoruz. İşte ciddi bir imtihan boyutu; Allah’ın vadettiğine mi, yoksa kullarınkine mi itimat edeceğiz? İşte ince ve fakat insan hayatına şeref/onur /izzet kazandıracak veya onursuzluk/zillete düşürecek önemli detay.
Bu teslimiyeti gösteriyor muyuz, göstermiyor muyuz? Bu soruyu vicdanımızın müftüsüne sorup, doğru cevabı orada arayalım; umut ederim ki, bizleri yanıltmaz!..