İnsan ve çevresi zamanla hızla değişiyor, hem de şu teknolojik çağda baş döndürücü bir hızla…
İnsanoğlu bu değişim karşısında zaman zaman akıntının önünde duramayıp bilinmez bir menzile doğru yuvarlanıp gidiyor. Pusulasız, rotasız, çaresiz ve ne yapacağını bilemez hale geliyor ve zamanın getirdiklerinin etkin/baskın akıntısına teslim olmak zorunda kalıyor.
Zamanın getirdiklerinin önüne geçmek mümkün mü? Elbette hayır? Peki, zamanla sürüklendiğimiz bu akıntıya direnmek, direnç oluşturmak ve akıntıdan kurtulup, çağın problemlerini akıl ve vahyin ışığında anlamaya çalışmak ve getirdiği olumsuz şartları insanlığın lehine dönüştürmek mümkün mü? Mümkünse nasıl?
Adem’le başlayan insanoğlunun yeryüzü macerası zamanla oluşan şartların ve insan davranışlarının fıtrat ayarlarından uzaklaşmasının; kendine ve topluma yabancılaşmasının sonucu Allah, gönderdiği / görevlendirdiği Peygamberlerle tashihler yapmış, yenilemeler ve iptaller sözkonusu olmuştur. Peygamberler, zamanlarının ve içinde yaşadıkları beşeri yapının çocukları olarak teşrif etmişlerdir. Peygamberlerin muhatabı oldukları toplumların sapmalarını, hastalıklarını en iyi bilen mutlak Yaratıcı, Nebilerini, Resullerini de bu hastalıkların, sapmaların tedavilerini içeren reçetelerle/ vahiyle birlikte göndermiştir. Daha basit bir ifadeyle, Peygamberleri vasıtasıyla toplumların / cemiyetlerin hal, hareket ve davranışlarındaki sapmalarının tedavi biçimlerini içeren reçetelerdir bunlar… Bu elçiler, toplumsal ilişkileri / muamelat hukukunu güncellemiş, fıtrat ayarlarına döndürmeye çalışmışlardır.
Peki, bundan sonra Nebi/Resul gönderilmeyeceğine göre zaman içinde raydan çıkan, istikametten uzaklaşan günümüz insanının problemlerini nasıl ve neye göre çözeceğiz? Bu soru önemlidir. İlme istinat eden bir tasavvurla bu sorunun üzerinde tefekkür edip imal-i fikr etmemiz gerekiyor. İnsan fiiline istikameti veren tasavvurdur. Dolayısıyla tasavvurda oluşan milimetrik bir sapma, daha geniş ivmeli bir sapmaya tekabül eder. Onun içindir ki vahiy öncelikle insanın tasavvuruna hitap eder ve orayı düzeltir. Orada ki milimetrik sapmayı düzeltir. Yoksa amelde, eylemdeki sapmayı düzeltmek yetmez, çünkü bıraktığınız anda yeniden sapar, tekrar eski yere gelir.
Ne yazık ki, asırlardır bu tasavvuru geliştiremedik. Emevilerle başlayan sapma tarih içinde ivmesini artırarak sürdürdü. Müslümanlar olarak, dünya insanlığının etkin aktörleri olamadık.
Bugün yine insanlık büyük bir yozlaşma ve toplumsal yabancılaşma içinde çok ciddi problemlerle karşı karşıyadır.
Beşerin ürettiği çareler belli zamanlarla mahdut bir etki hasıl ediyor ve sonra tabii olarak arızalar vermeye başlıyor.
İnsanoğlunu yaratan Allah, onu başıboş bırakmamıştır. Bütün zamanlarda kendilerini yeniden muhasebe etme ve tashih etme imkanı ve vasıtaları bağışlamıştır. Bundan sonra Nebi, Resul gelmeyecek ama bize öyle bir Kitap, öyle bir Peygamber ve bütün zamanları kuşatacak büyük bir medeniyet miras bırakıldı ki, ne kadar şükretsek azdır. Burada biz insanoğluna düşen, o mirasın kodlarına ulaşıp, getirip zamanımıza aşılamaktır. Daha önceki bir yazımda da ifade etmiştim. Bizler 1400 küsur yıl öncesine gitmeyelim, Vahyi ve onun şanlı uygulayıcısı insanlık Serdarını zamanımıza davet edip, problemlerimizi arz edelim. İnanıyor ve iman ediyorum ki, karşılıksız kalacak hiçbir problemimiz kalmayacak; çağımızın asrısaadetini yaşayacağız. Yeter ki, ön yargısız ve bugüne kadar enfekte olduğumuz bütün virüslerden arınmış, temizlenmiş bir şekilde tekrar vahye ve risalete müracaat edelim. Zamanımıza mesajını yeniden keşfedelim. Zamanlar üstü, evrensel mesajın kodlarını günümüze taşıyalım. Dünü tekrar yaşama şansımız yok, yaşamaya da gerek yok; ancak yarın bizi bekliyor. Yarın için ne hazırlığımız var?
Allah Resulünün 1400 küsur yıl önceki tatbikatını bugünün penceresinden bakmadıkça bugünün problemlerini çözme imkanımız olamaz.
Zaman zaman Allah Resulünün tatbikatlarından bazı enstantaneleri düşünüyor ve gözümde canlandırıyorum. Bunlar bugün için ne anlam taşıyor diye kendime soruyorum. Örnek mi?
Mesela, Medine’ye hicret edildiğinde, orada yerleşik diğer dini topluluklarla imzaladığı ‘Medine Sözleşmesi’ bugün bizim için ne anlam ifade ediyor? Kaçımız, bizim gibi inanmayanlarla birlikte böyle bir konsensüse razı olur?
Hudeybiye Barış Antlaşması bugün bizim için ne ifade ediyor? Bugün eli kanlı zalimlerle böyle bir antlaşma akdetmek konusunda anlayış birlikteliğimiz olur mu? Malum, antlaşmanın imzalanmasına o gün orada hazır bulunan sahabenin hemen hemen hepsi muhalefet etmişlerdir. Hatta Hz. Peygamberin en yakınındaki Hz. Ömer, sonradan çok pişman olacağı sert bir muhalefet örneği sergilemiştir.
Mekke’nin fethi sonrasındaki toplumsal barış adına yapılanları, bugünün Müslümanlarının kaçta kaçı o olgunluğu, o yüksek ahlaki erdemi gösterebilir? Yoksa şöyle bir gafletin içerisine mi düşerdik? ‘Onlar dün bize kan kusturdular, bugün elimize imkan geçmişken hepsini zincirlere vuralım, zindanlara hapsedelim veya kellelerini uçuralım.’ Ne derseniz? Allah bilir, şimdi Allah ve Resulu adına hareket ettikleri iddiasında olan milyonlarca insan bunları gözü kırpmadan yapabilecek bir haleti ruhiyeyi yaşıyorlar.
Yine Mekke’nin fethi öncesinde Mekke’yi savaşsız, kavgasız, kan dökülmeden teslim almak için Mekke müşrik önderi Ebu Süfyan ile barış masasına oturur muyduk? Ve daha önemlisi; Ebu Süfyan’ın evini eman/barış evi olarak halka duyurur muyduk? En azılı düşmanın evini ‘barış evi’ ilan etti. Bu yüksek diplomasi örneğini kaçımız sergileyebilirdik?
Mekke’nin fethini müteakiben ilk sefer olan Huneyn Gazvesi sonrasında elde edilen ganimetlerin çoğu, yeni Müslüman olan o eski Mekke’li Peygamber ve arkadaşlarının düşmanlarına verildi. Bunu bugün kaçımız hazmedebilirdi? O gün de hazmedemeyenler ve bunu fitne konusu yapmak isteyenler oldu. Allah Resulünün diplomatik ahlakını kavrayan az sayıda feraset sahibi sahabe vardı. Onların dışındakiler bu hükme mana veremediler. Hz. Peygamber sebebini yüzlerine ifade edince orada bulunan sahabe, düşüncelerindeki fahiş yanlışı kavrayarak Ondan helallik aldılar. Ve saatlerce bir taziyede bulunmuşçasına kendi arlarında ağlaştılar.
Onun muhteşem hayatında yaşanan benzer onlarca hadiseden bugünümüze dair çıkaracağımız, insanlığın hayrına olacak dersler vardır. Çünkü o peygamberler silsilesinin son halkası ve ondan sonra ne peygamber ve ne de vahiy gelecektir. Dolayısıyla eğer Allah’a iman ediyorsak bileceğimiz yegane gerçek, din adına bir eksiğin olmadığı, yani Peygamberin ifadesiyle ‘Din tamamlanmıştır.’ Dolayısıyla bir eksik, bir boşluk bırakılmamıştır. Peygamberler de, kendi ümmetleri için birer numene-i şahsiyat bırakmışlardır. Şanlı Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) bıraktığı gibi…
Hz. Peygamberin hayatında, insanlığın bugüne kadar yaşadığı ve bundan sonra yaşanacaklar konusunda, mikro düzeyde de olsa yaşanmamış bir numune bulunmamış olsun. Samimiyetle, ihlasla arayanlar, problemlerinin açıklamasını Onun hayatının bir kesitinde bulurlar.
Evet, Kur’an sanki bugün bize iniyormuş ve Allah Rasulu bugün halen aramızda yaşıyormuş gibi çağımızın problemlerini vahye ve risalete götüreceğiz: Önyargısız bir şekilde, aldığımız ilhamı nefsimize yedireceğiz.
Kimse burada tarihselcilik yaptığım gibi bir çıkarımda bulunmasın lütfen. Bu tür anlayışlara uzağım. Ancak, Kitabi ve Resulü 1400 yıl öncesi zamanların içine hapsedenlere daha da uzağım. Bu dine yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Din, dinamiği olan hükümler yığınıdır. Yeniden, yeniden tefsir edilmeye muhtaçtır. Bilelim ki, Onun bütün zamanların problemlerini çözen/çözecek mahiyeti, bir çok versiyonu var. Bize düşen bütün samimiyet ve dürüstlüğümüzle arama cehdi içerisine girmektir.
Unutmayalım, ‘bulanlar arayanlardır.’ Din, bir ummandır, bütün canlı varlığa vereceği nimetleri vardır, yeter ki, rızkımızı arayalım!..