Hz. Peygamber, bir gün bir sahabenin defin işi için kabri başındayken bir bedevinin şöyle yakarışta bulunduğunu işitiyor; “Rabbim! Benle Muhammedi Cennetine koyuver, diğerlerini boş ver!” Hz. Peygamber ona yönelerek mütebessim bir yüz ifadesiyle; ‘Niye genişi dar kılıyorsun?’ diyor. Yani, bu ifadesinden şunu anlıyoruz; ‘Allah’ın Rahmetinin genişliğini dar kılma; bütün müminlerin ve hatta bütün insanların cennete girmeleri için dua et.’
Hz. Adem’le başlayan Allah’ın dini İslam, Hz. Muhammed (sav) ile tamamlanmıştır. Eksiksizdir, kusursuzdur.
Dinin gayesi, insana yeryüzünde mesut ve mutlu bir hayat yaşatmaktır. Bu da ancak O’nun gönderdiği kitapta mevcut olan vahyin kılavuzluğuyla mümkündür.
Vahyin maksadı, insana sorumluluklarını hatırlatmaktır.
Neydi insanın sorumluluğu?
Yeryüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa edip bu sayede ebedi hayatını mamur etmesi, ebedi mutluluğu kazanmasıdır.
İşte insanın problemi burada başlıyor; önceden taahhüt ettiği bu sorumluluğun altına girmek istemiyor. Oysaki başında insanlık sözleşmesine onay verdiği için şerefli varlık olmaya hak kazanmıştı. Fakat ne yazık ki sözleşmeye ihanet etti. Vahyin amacı; İnsanı, verdiği sözü tutmaya davet etmektir.
İnsan şerefli bir mahlûktur. Peki, bu şerefi nereden alıyor insan?
Allah, yeryüzünün yönetimini/idaresini insana bırakmıştır; emrine vermiştir. İnsan da gönüllü olarak Rabbinin bu sınırsız nimetlerine karşılık kendisinden beklenilen sorumluluğun gereğini yerine getireceğini taahhüt etmiştir. Bu taahhüt onu şerefli kılmıştır. Bu taahhüdünün gereğince bir hayat sürdüğü sürece bu şeref payesi onunla birlikte olacaktır. Yok, eğer sözleşmeye muhalefet edecek olursa bu payeden mahrum kalacağı gibi ‘aşağıların aşağısına yuvarlanma’ tehlikesi de vardır.
Bu taahhüdünde ne vardı? Allah’ı birlemek; O’nun davasına uygun bir hayat sürmek ve yeryüzünde Allah’ın kelamının ulaşmayacağı hiç bir kişi bırakmamak!..
Müslüman ırkçı olamaz; Müslüman din milliyetçisi olamaz; Müslüman, sahip olduğu nimetlere herkesin sahip olmasını diler ve bunun için mücadele eder. Yeryüzünde Allah’ın mesajının ulaşamadığı kimseyi bırakmak istemez. İnsanlığın hiç bir bireyinin cehenneme girmesini arzulamaz. Cehenneme giden yolları döşeyenlerin önüne geçip iyilikle, güzellikle, fedakârlıkla onları o yoldan alıkoymaya gayret eder.
Amaç, kimseyi dine iman etmeye zorlamak değil; sahip olunan güzelliklerin dışınızdaki insanlarca da paylaşılmasını ve yayılmasını arzu etmektir. Yeryüzünün adil, mutlu, mesut cemiyetini vücuda getirmektir.
İşte çağımız Müslümanlarının yaman problemi, açmazı burada… Allah’ın mesajı bu kadar açık, net ve berrak iken, onlara muhalefeten, zor kullanarak insanları Müslüman olmaya icbar etmekteler; direnecek olurlarsa kendi elleriyle cehenneme yollama hevesindedirler.
Şimdi gelin Allah’ın ilgili ayetlerini bir daha hatırlayalım;
“Dinde zorlama yoktur…” (Bakara- 256)
“Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” (Kehf-29 )
(Ey Resulüm!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…( Nahl-125)
“Peygamber’in üzerine düşen sadece duyurmadır. Allah, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.” (Maide-99)
“Onların üzerinde bir zorba değilsin.” (Gasiye-22)
“Ey Muhammed! Eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir…” (Şura-48)
Evet, Azim olan Allah ne güzel, ne doğru söyledi.”
Allah Resulü de;
“Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz! Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin!” diye biz müslümanları uyarıyor.
Allah, Resulü ve dolayısıyla Onun tabileri olan bizlere sadece tebliğ / duyurma görevi vermiştir. İnsanlar yeryüzünde bir sınavdalar. Allah, onlara bir takım görev ve sorumluluklar yüklemiş; Allah’a iman etmekle taahhüt altına girdikleri bu görev ve sorumlulukları yerine getirecek olurlarsa ebedi dünyanın nimetlerine kavuşacak veya inanmama konusundaki tercihlerini kullanarak öte tarafta bunun karşılığını görecek. İman ettiğimiz Allah adildir, kimseye haksızlık etmez.
Peki, bugün niye insanları zorla/cebren dine inanmaya icbar etmeye çalışıyoruz? Müslümanın buradaki sorumluluğu inanmayanları zorlamak mı, yoksa iyilik ve güzellikle muhatapları ikna edip cennet nimetlerinden yararlandırmak mı? Bir mümin için elbette tercih olunacak olan ikinci şıktır.
İnsanlar inanmıyorlar diye kendimizi paralayacak değiliz. Çünkü Hz. Peygamber bu hissiyat içerisindeyken Rabbi Onu uyarıyor;
“İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin! Biz istesek onlara gökten bir mûcize indiririz de derhal ona boyun eğerler.” (Şuara-3-4)
Evet, Cenab-ı Allah istemiyor. Yani, iman etmeyi insanın iradesine, tercihine bırakıyor. Zaten aksi olmuş olsaydı, yaratılış hikmetine uygun düşmezdi.
Şimdi gelelim bugünümüze;
Öyle şeylere tanıklık ediyoruz ki, hayret etmemek mümkün değil. Mahalleyi ikiye bölmüşler; ‘bizler ve onlar’. Sınırı/hududu koymuşlar. Karşıdan onlara yüksek perdeden bağırıp, çağırıyorlar; hakaret ediyorlar, aşağılıyorlar.
Daha korkunç olanı ise, karşı mahalleye konumlandırdığı kişilerin çoğu da belki ameli boyutta olmasa bile en azından inanç olarak ‘Allah’a iman ettiklerini ikrar ediyorlar. Malum azgınlar, adeta onların elindeki bu ‘İman’ iddiasını da zihinlerinden kazıtıp almak istiyorlar. Peki, bu mu Allah’ın emri ve O’nun Resulü’nün tatbikatı? Asla!.. Böyle bir iddia da bulunanlar ya Vahiyden nasiplenmemiş cahiller veya hırslarının/kibirlerinin kurbanı olmuş zavallılardır.
Allah’ın icbar etmediğini siz hangi yetki ile zorlamaya çalışıyorsunuz? Allah’ın emrettiği bir adil şahitlik numunesi ortaya koymuş olsaydınız belki bu insanların çoğunluğu ‘İman’larını amelleri ile zenginleştirip cennete kavuşacaklardı. Ancak siz onu bir an önce cehenneme sevk etmeye isteklisiniz!..
Peki, nasıl bir cinayet işlediğinizin farkında mısınız? “İrade, söz ve fiillerinizle insanı cehenneme gönderirken aynı zamanda onunla birlikte yol arkadaşı olduğunuzun…
Eğer işlediğiniz cinayetin farkında olsaydınız; bugün politik mülahazalarla karşınıza konumlandırdığınız, düşman gördüğünüz insanlara acırdınız; merhamet kanatlarınızı açar, onların imanla buluşmaları için elinizden geleni esirgemezdiniz. ‘Ne yapmam gerekir’ diye zihni melekelerinizi ona teksif ederdiniz.
İyi bir ‘adil şahitlik’ örneği göstermek için, onlara yakınlaşırdınız; güzel sözlerle onları konuşmaya, diyaloga davet ederdiniz. Elinizdekilerden onlara ikram ederdiniz, bölüşürdünüz. İyi gününde, kötü gününde yanında olurdunuz!..
Ne yazık ki, Allah’ın önümüze serdiği bu kutlu görevi ifa edemedik. Şahsen kendi nefsimi sorumlu tutuyorum. İletişimin bu kadar geliştiği bir dünyada Allah’ın mesajının bihakkın ulaşamadığı her bir bireyin sorumluluğunu duyuyor ve mahcubiyetini yaşıyorum.
Rabbim bizleri affetsin!..