Çok abes bir soru gibi duruyor, değil mi?
Derine doğru tefekkür ettiğinizde hiç de öyle değil.
Amelleriniz/eylemleriniz sözlerinize eşlik etmiyorsa, teyit etmiyorsa orada dur, tekrar kendini sorgula. “Ben gerçekten Allah’tan hakkıyla korkuyor muyum?” Bu soruyu vicdanının müftüsüne sor; bakalım ne cevap alacaksınız? Umut ederim ki, vicdanınızın müftüsü size yalan söylemeyecektir.
Mevzu ile ilgili bazı ayetler;
“Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) va’dedilmekte olan cennetle sevinin!” (Fussilet:30)
“Başkası değil, işte o şeytandır kendi dostlarıyla (sizi) korkutan. O hâlde onlardan korkmayın, sadece benden korkun, gerçekten inanıyorsanız eğer.” (Ali İmran: 175)
“ALLAH kuluna kâfi değil midir? Seni O’ndan başkaları ile korkutuyorlar…” (Zümer:36)
Genelde insanların ve özelde Müslümanların kadim problemi bu değil mi? Bugünümüzün temel problemi de bu değil mi?
Öyle ya, Allah yetmezse kuluna ne yeter? Allah değilse kim yeter? Allah’ın var, neye muhtaçsın? Allah’ın yok neyin var?
Hz. Hacer, teslimiyet hatırasıyla, asırlar geçmesine rağmen milyonlarca insanın haccını süslemiyor mu? Milyonlarca insan her sene onun hatırasını canlandırmak için oraya koşmuyor mu?
– Hacer: ‘Ya İbrahim bizi kime bırakıyorsun?’
– Hz. İbrahim: ‘Sizi Allah’a bırakıyorum.’
– Hacer: ‘Allah mı? Hasbinallahü ve ni’mel vekil. (O bana yeter. O ne güzel vekildir.)
……………..
Mağaranın kapısına kadar gelmiş azgın zalimlerin şerrinden endişe eden Ebubekir’e Hz. Peygamber aynı şeyi ifade etmişti: “Ey Ebu Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa sen ne olacağını zannediyorsun? Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”
İşte bu; Sevgisini ve muhabbetini kaybetme endişesi ve korkusu yaşayacağımız yegane güç/varlık Allah’tır, kulları değil!.. Kullarına duyacağımız korku bizi esirleştirir, köleleştirir; Allah’a duyacağımız korku ise bizi hürleştirir, azad eder.
Hakkı gizlemenin, saklamanın, ifade edememenin sebebi bu değil mi?
Zulüm sahiplerine hakkı ve adaleti hatırlatmamanın sebebi bu değil mi?
Kınayıcıların kınamasından çekinmenin sebebi bu değil mi?
Bu korku ve endişe bizi köleleştirmiyor mu? Korkularımızın esiri kılmıyor mu?
Adem’in dosdoğru yolunun üzerine duran, şaşırtmaya çalışan şeytan kıtalar dolaşmaya devam ediyor. İnsanları o kadim korkular ile korkutuyor; canla, malla, evlatla; hasılı tüm dünya nimetleriyle korkutuyor; “Aman sus! Gerçeği, hakikati söylemek sana mı düştü? Bu memleketin doğrucu Davudu sen misin? Yoksa canına, malına, evladına zarar gelir!..”
Evet bunların tümü şeytanın vesveseleri. Çünkü inandığımızı iddia ettiğimiz Allah, ‘Ben size yeterim. Benim iznim olmadan hiçbir kimse size bir zarar veremez.’ diye imanımıza taahhüt bırakmıyor mu?
[Celalim hakkı için onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “ALLAH!” derler. De ki: “Öyleyse bana söyler misiniz? ALLAH bana bir zarar vermek isterse, ALLAH’ı bırakıp da taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Ya da ALLAH bana bir rahmet dilerse, onlar, O’nun bu rahmetini önleyebilirler mi?” De ki: “ALLAH bana yeter! Tevekkül edenler de yalnız O’na dayanıp, güvensinler.” ] (Zümer:38)
Peki, iman edenler olarak Allah’ın bu taahhüdüne mi, yoksa kullarınkine mi itimat edeceğiz?
Allah’tan gayri, O’ndan bağımsız hayat alanı kurgular ve ilan ederseniz, oraya hesap sorucu kimseyi karıştırmazsınız. Burada Allah’tan gayri güç sahipleri beşeri ihtiyarlarını kullanarak her türlü tasarrufta bulunabilirler ve zulmü işleyebilirler. Zalim Mekke müşriklerinin ‘ahirete/hesap gününe’ inanmamakta direnmelerinin temel sebebi; ahiret/hesap korkusuydu; hesap verebilirlikten kaçınmalarıydı. Onun için de hesap gününe iman etmek istemiyorlardı. Yaptıkları zulümlerden ötürü hesap vermek istemiyorlardı. İstiyorlardı ki, ‘yanlarına kar kalsın!’ ‘Yani yargılanmayacağım bir alan haline getireyim dünyayı, şu hayatın içinden beni yargılayacak Allah’ı çıkarabilirsem o zaman sorumsuzca istediğim haksızlığı yapar, istediğim rezilliği ve kepazeliği işlerim arka planına dayanıyor.’
Bütün namazlarımızın değişmez kıraati ‘Fatiha’dır. Kulların Fatiha’yı okurken en önemli taahhütleri ise; “(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”dir. (Fatiha:5). Rabbin dışındaki tüm varlıklara ‘LA’ (hayır) diyerek, tam bir teslimiyetle O’na yönelmek!..
Ve Allah, Resulü’ne (dolayısıyla tüm müminlere) hitapta bulunarak son noktayı Koyuyor:
De ki: “Ey halkım! Siz elinizden geleni yapın (veya siz kendinize yakışanı yapın), ben de işime devam edeceğim (Ben de kendime yakışanı yapmaya devam edeceğim). Ve yakında bileceksiniz…” (Zümer:39)
Ya adem oğluna yakışacak olanı yapıp, yani, Allah’a kulluk edip, başka hiç kimseye kul/köle olmamayı, özgürleşmeyi veya zalimlere yakışanı yapıp ‘kula kul olmayı’ tercih edersiniz.
Necip Fazıl’ın deyişiyle;
“Ya Allah’a kul olur, hiç kimseye eğmezsin,
Ya herkese baş eğer, hiçbir şeye değmezsin…”
“Kula kulluk etme! Unutma ki sen de kulsun. Ve gerektiğinden fazla önem verme! Yoksa unutulursun”
Evet, ey insanoğlu tercih senindir…