Öncelikle bir Müslüman olarak herkes gibi ben de inandığım / iman ettiğim din ile ilgili olarak kendi ölçeğimde konuşma ve yazma hakkına sahibim. Bundan dolayı da övgü beklemem; “Sizin bir ilahiyat eğitiminiz yok’ diye bir yergiye muhatap olmayı da doğru bulmam… Ancak daha önce çeşitli vesilelerle ifade ettiğim bir hususu burada tekrarlamış olayım; Resmi bir ilahiyat eğitimim yok. Bir medrese ve benzeri sivil eğitim veren bir kurumdan da ders almış değilim. Sadece bir gurup arkadaşla yaklaşık altı seneye yayılmış sıkı ve sistemli bir interaktif ilahiyat programında bulundum. Burada en çok da ilahiyat disiplinleriyle ilgili metodoloji /yöntemi üzerinde çalıştık. Ayetleri soyutlayarak ruhunu, hikmetini zamanımıza getirmek konusunda önemli bir fikri hamule gerçekleşti.
İşte o günden bu tarafadır, tekrarlarla iman ettiğim dinin kitabını ve onu beşerin idrakine sunan Peygamberi, yaşadığı dönemin iklimini, beşeri yapısını dikkate alarak okumalar yapmaya çalışıyorum. Yaşanmış, yaşanmakta olan ve gelecekte karşılaşılacak olan hiçbir problem gösteremezsiniz ki, şu veya bu şekilde mikro düzeyde de olsa karşılığı Kur’an’da veya Allah Resulünün yaşanmış hayatının içinde saklı olmamış olsun. Eğer Aklıselim ve kalbiselim ile sözkonusu kaynaklara müracaat edersek sorularımızın / sorunlarımızın karşılığını mutlaka buluruz. Aksi taktirde bu din hak din olamaz. Öyle ya, insanoğlunun yeryüzünde yaşama rehberi olduğu iddiasındaki bir din, tüm zamanların problemlerini çözen bir muhtevaya sahip olması beklenir. Aksi düşünülemez. O halde İslam’a iman eden müminler olarak hayatta karşılaştığımız olayları anlamlandırmak için öncelikle İslam’ın temel kaynaklarına müracaat etmemiz, açık ve anlaşılır bir karşılığı o an için bulamamışsak aklımızı, müktesebatımızı yardıma çağırmamız gerekmez mi? Aksi kanaatte olanların öncelikle imanları konusunda bir sorgulama yapmaları icap eder. Zira diğer türlü kabul, mümin olmanın değil, şekli müslümanlığın düzeyidir.
Mümin kişi, öncelikle Kur’an ve Risaletten elde ettiği polenleri zamanımızın kovanlarına, kozalarına taşıyacak. Orada ‘bal’a dönüştürme ameliyesi başlatacak. Tıpkı Mevlana’nın o meşhur pergel metaforunda olduğu gibi; “Sivri ucunu hakikatin merkezine yerleştirip, diğer ucuyla bugüne kadar beşerin yeryüzünde yaratılma hikmetinden devşirdikleri üzerinden dolaştırıp, polenleri toplayıp, bugünün dertlerine derman / şifa olabilecek ‘bal’ı üretmeleridir.
Bunları bütün samimiyetimiz ve safiyetimizle yapıyor olsak da zaman zaman hatalı/eksik/yanlış düşünüyor ve yapıyor olabiliriz. Çünkü beşeriz ve nisyan ile malulüz. Yanılabilir, isabet etmeyebiliriz. Ancak biz öyle bir Rabbe iman ediyoruz ki, O Rab, bizden akletmemizi, düşünmemizi ve sonuçta karşılaştığımız problemler konusunda bir hükme varmamızı teşvik ediyor; “İsabetli, doğru karara iki sevap, isabetsiz de olsa yaptığı iyi niyetli çabaya karşı bir sevap!..” Akletmeyi, düşünmeyi ve düşündüğünü açıklamayı bu kadar teşvik eden bir ‘Din’i nimet bilir şükrünü eda ederiz. İşte her nimetin şükrü kendi cinsinden olduğu için bu akıl, düşünme ve tasavvurun şükrü de insanların karşılaştığı problemlere cevap üretmeleridir.
Bu girizgahtan sonra tekrar başlıktaki soruma dönüyorum; Neden ısrarla bu merkezde yazıyorum? Aslında bu soruyu soran arkadaşlarıma hak vermiyor değilim; Hem resmi eğitimim ve hem de çocukluğumdan beri hep ilgi alanım olmuş olan yönetim/siyasi mevzularda yazı yazmayı ve yorumlarda bulunmayı daha çok arzu ediyorum. Aslında çok önemli ve boş bırakılmaması gereken bir alan. Fakat ne yazık ki, dini hayatın seyri; toplumsal yozlaşma, yabancılaşma; siyaset-din ilişkisi beni bu alanda yazmaya mahkum ediyor. Biraz daha ileri gitmiş olayım; Asıl beni bu alanda yazı yazmaya icbar edenler utansın. Keşke bana söz düşürmeselerdi. Bana haddimi bildirmiş olsalardı. Ne yazık ki, alan polemikçi aydın kisveli insanlara kalmış. Onun için de kendimi mecbur hissediyorum. Eğer dağarcığımdakileri yazmayacak olursam Allah nezdinde vebal altında kalacağımdan endişe ederim.
Aslında başka bir cihetiyle şöyle söylemek yanlış değildir; Din, hayatın bütün alanlarını kuşatıcıdır. Bir mümin, hayatı ile ilgili tüm referanslarını dinin kaynağından ve yine O’nun bir vahyi olan akıldan alır. Dolayısıyla burada bir isabetsizlik yok. Acizane ben de olup biten hadiseleri Allah’a, Resulüne ve aklıma götürüyor, oradan bir sonuç /bir hüküm hasıl etmeye çalışıyorum. Hele hele dini değerlerin had tanımaksızın, bu kadar hoyratça ve fütursuzca siyasetin bir malzemesi yapıldığı bir dönemde…
Bir defa şu hususun altını kalın bir çizgiyle çizmiş olayım; Çoğu aydının aksine, “Türkiye’nin en büyük, en önemli meselesinin, toplumun din anlayışındaki arızalar olduğunu” düşünmekteyim. Neticede, bu arızalar diğer tüm problemlerimizi tetiklemekte ve olumsuz yönde etkilemektedir. Ne yazık ki, şu an yaşadıklarımız bizleri haklı çıkarmaktadır.
İktidar mensuplarının dini alan ile ilgili olarak bilerek, isteyerek ifade ettikleri, icra ettikleri başlı başına bir felaket olarak karşımızda durmaktadır. İktidar ve paydaşlarının bu din anlayışına karşı muhalefete soyunan kesimde de ciddi bir akliselim eksikliğini müşahede etmekteyim. Müslüman kitle iktidar ve taraftarlarının din anlayışına mesafeli dursalar da karşı tarafın usul ve esasa dair tutum ve davranışları onları ikna etmekten çok uzak. Karşılıklı birbirlerine laf yetiştirmenin ötesinde bir kıymeti harbiyesi olmuyor. Ve dolayısıyla dini alanla ilgili sorunlar daha çok çetrefilleşmekte ve içinden çıkılmaz bir hal almakta. Bu sosyal iklimi suhulete kavuşturmadan; insanların düşünce ve fikirlerini serbestçe ve usulü dairesi içerisinde münazara edebilecekleri bir siyasal-sosyal iklim hasıl olmadıkça mevcut problemlerimizi kamil anlamda çözebilme imkanımız olamaz.
Bazı dostlarımız ayetin farkında olarak ve olmayarak; Maide 105’in hükmünü hatırlatıyorlar;
“Ey îman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olduğunuz taktirde sapan kimse size zarar vermez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Mâide, 105)
Şimdi bu ayeti düz bir mantık ile okuyacak olursak bize verdiği mesaj şu: “Siz başkasına değil, kendinize bakın. Eğer doğru yol üzereyseniz başkalarının sapması size zarar vermez.’ Halk tabiriyle “Her koyun kendi bacağından asılır…”
Bu okuma ve manalandırma doğru mu peki?
Bu sorunun cevabını Hz. Ebubekir veriyor;
Bir gün bu ayetle ilgili olarak dinleyenlerine minberden şöyle sesleniyor: “Ey insanlar, siz bu âyeti okuyorsunuz fakat yanlış anlayıp esas maksadının ne olduğunu bilmiyorsunuz. Ben ise Rasûlullah (sav)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Eğer insanlar, bir kötülüğü görür de onu düzeltmezlerse Allah onları toptan cezalandırır.”
Bu nedenle iyiliği emredin, kötülükten nehyedin ve bu âyeti yanlış anlayıp aldanmayın. Sonra içinizden bazıları kalkıp “Ben kendime bakarım (başkaları neme lazım)” demesin! Vallahi, ya iyiliği emredip kötülükten sakındırırsınız ya da Allah başınıza en şerlilerinizi musallat eder. Onlar da size en acı eziyet ve azâbı tattırırlar. O zaman en hayırlılarınız bile dua etse duaları kabul olunmaz.”
Acizane kanaatim o ki, Hz. Ebubekir’in haber verdiği o zamanları yaşıyoruz; Duaların kabulünün önünde zulüm mekanizmalarının konuşlandığı ve kendilerine söz düşenlerin “Bana ne” veya “Neme lazım” dediği bir ahir zamanı yaşıyoruz. Her zaman olduğu gibi bize de Musa’ca yakarış kalıyor; Rabbim, bu beyinsiz zalimler yüzünden masumları helak etme!..