İLAHİYAT DÜNYASININ SEFALETİ!

by Fahrettin Dağlı
 Bir ilahiyatçının ifadeleri üzerine yine kıyametler kopmaya başladı. Linç kampanyaları organize edildi. Her türlü hakaret ve tehdit yoğun bir şekilde sürdürüldü. Adı geçen ilahiyatçının düşüncelerine katılmasam da onun da en az benim kadar kendi fikirlerini açıklama hürriyeti olmalıdır diye düşünürüm. Çünkü bu bir insani haktır, kimseden esirgenemez. Burada beni endişeye sevk eden husus, düşüncelerine iştirak etmesem de bahse konu ilahiyatçının ifadeleri değil, onun karşısındaki organize güçlerin linç ve tehdit dilidir.
Konuya böyle bir giriş yaptıktan sonra sözü, mevzumuzla ilintili daha hayati bir konuya getirmiş olayım.
Malum, Allah, özellikle dini ilimlerle iştigal edenlere özel mesuliyetler ve mükellefiyetler yüklüyor. İşte Maide 63:
“Neden onların din adamları ve fakihleri (hukukçuları) onları günahkarca iddialardan ve her türlü kötülüğe saplanmaktan alıkoymadılar? Ortaya koydukları şey ne kötüdür!”
Evet, ayet, özellikle din bilginlerine ve hukukçularına özel mükellefiyet yüklüyor. İçinde yaşadıkları toplumda işlenen günahlara, haramlara, hukuksuzluklara karşı tavır almamalarını yeriyor.
Bu pencereden bugünün ilahiyat dünyasına baktığımızda, dün İsrailoğullarının yahudileşen bilginleri için ifade buyrulan hakikatin apaçık karşımızda durduğunu görüyoruz.
Bir kaç senedir içerisine girdiğimiz boğucu siyasi iklim karşısında, kendilerinden en çok söz söylemeleri beklenen ilahiyatçıların önemli bir kısmının sanki bu iklimi hiç yaşamıyorlarmış gibi kayıtsız ve ilgisiz kalmalarıdır. Hatta yer yer günah, haram ve zulüm ihtiva eden söylem ve eylemlere destek vermeleri, yahut ülke gündeminden kopuk olarak sosyal medya platformlarında ilgisiz, alakasız onca mevzuda karşılıklı atışmaları, “Maide 63”deki uyarıyı hatırlatıyor. Zaten çöplüğe dönmüş bilgi dünyamızın üzerine tüy dikmekle meşguller.
Misal mi?
İşte, en yakın örneği, bir ilahiyatçının yaşadığı dram. Sözkonusu ilahiyatçının düşünce ve fikirlerini uzun süredir şu veya bu şekilde izliyorum. Kendisinin de, zaman zaman muhalifi olduğu bazı kişilere karşı, isim vererek veya ima ile işaret ederek hakaret dili kullandığına şahitlik ettim. Siyasi erkin beslediği, himaye ettiği dini anlayışı tenkit ederken, asıl kaynağa vurgu yapmak, dikkatleri o merkeze yoğunlaştırmak yerine etrafından dolanmayı, merkezden uzaklaşmayı tercih etti. Sebeplere değil, sonuçlara tân etti. Hatta siyasi erkin zulmünü meşrulaştırıcı beyanları bile oldu. Uzun süre havuz medyası denilen bir TV kanalında ağırlanması da herhalde bunun bir karşılığı idi. Ne diyelim; Arap ata sözündeki “Men dakka dukka- Kapı çalanın kapısı çalınır.” dünyası…
Lütfen yanlış anlaşılmasın; bütün bunlara rağmen mevzubahis kişiye reva görülen linç girişimini asla onaylamıyorum. İnsani de değil; İslami de…
Dinin anlaşılması ve uygulaması ile ilgili bu kadar problem ortada dururken ve problemin tetiklediği, etkilediği sosyal ve siyasal hayata dair bu kadar sıkıntıyla karşı karşıyaken ve problemlere cevap aramak varken, ilahiyatçılar birbirlerine laf yetiştirmekle, ilgisiz, alakasız konulara yoğunlaşmakla meşguller.
Zannım o ki, İslam tarihinde harama karşı helâli; günaha karşı sevabı; zulme karşı adaleti savunan, bu anlamda Maide 63’ün gereğini bihakkın ifa eden ve bunun için de bedel ödeyen en mümtaz örnek İmam Ebu Hanife’dir. Onun bıraktığı mirasa, ekole sahip çıkmak, bu mirasın kodlarını bugünün insanlığının zihin dünyasına indirmek öncelikle bugünün ilahiyatçılarının birincil meselesi olması gerekirdi.
Evet, bu toplumun aydınları ve daha özelde ilahiyat camiası çok kötü bir sınav verdi. Yaşadıklarımız bize bu gerçeği bir daha hatırlattı.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept