Malum, cari hukuk anlayışında olduğu gibi İslam hukukunda da, hiyerarşik örgütlenmede mesuliyet, silsile halinde en üstten en alttaki kadrolara kadar hepsini kapsar. Kişi, altında görev yapanların iş ve işlemlerinden de sorumludur. Onların iş ile ilgili doğru veya yanlış yaptıkları her icraattan hissedardırlar. “Haberim yok; göremedim, işitmedim” gibi bir mazeretleri sözkonusu olamaz. Beraber çalışacağınız insanların adalet anlayışlarını, ahlaki seciyelerini, ehliyet ve liyakatlerini inceleme, sorgulama ve tahkik etme sorumluluğundasınız.
ADİL VE EHLİYETLİ / LİYAKATLİ İNSANLARLA ÇALIŞMAK ÜSTTEKİLERİ GÜNAHTAN/HARAMDAN KORUR.
Kamuda birini bir yerde istihdam ederken; devlet emvalini emanet ederken, kılı kırk yararak en doğrusunu, en adilini, en ahlaklısını, en liyakatlisini araştırıp bulmak üsttekilerin görevidir. Bu sorumluluk, piramidin en üstünden en aşağısına kadar her bir birim sorumlusuna ayrı ayrı terettüp eder. Bütün bunları ciddiyetle ve samimiyetle yaptıktan sonra Allah’a sığınılır. Onun için bu mesuliyetin farkında olan insanlar bu görevlerden imtina etmişlerdir.
Hz. Peygamberden yöneticilik görevi talep eden Abdurrahman bin Semur’a;
“Abdurrahman, sen yöneticilik isteme. Çünkü böyle bir görevi isteyerek alırsan onunla baş başa bırakılırsın, ama sana istemeden verilirse Allah’ın desteğini bulursun.” der.
Ashâb’dan Ebû Zer, bir gün Hz. Peygamber’e: “Yâ Rasûlallâh! Beni vâli tâyin eder misin?” diye talepte bulununca şu karşılığı almıştır: “Ey Ebû Zer! Sen zayıf bir adamsın. İstediğin vazîfe ise büyük bir emânettir. Bu emâneti ehil olarak alan ve üzerine düşeni yapanlar müstesnâ, aslında bu vazîfe kıyâmet gününde bir rezillik ve pişmanlıktır.”
Halbuki Hz. Peygamber, yine Ebu Zer hakkında;
“Şu gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur.” buyurmasına rağmen ve onun ahlâkını, karakterini, dünyaya hiç değer vermeyişini iyi bildiği hâlde, onu idareciliğe tayin etmemiştir. Zira “ahlâkî fazilet” ile “idarecilik dirayeti” farklı şeylerdir. Nice faziletli kimseler vardır ki, idarecilik kabiliyetleri yoktur. Kişinin takva ehli olması iyi bir idareci olacağı anlamına gelmez. Hangi işi yapacaksa adalet duygusu, ahlaki karakteri ve fazileti yanında o iş ile ilgili uzmanlığının/ehliyet ve liyakatinin olup olmadığına bakılır. Çünkü ona halkın malını, mülkünü emanet ediyorsunuz. Dolayısıyla o emaneti gözü gibi koruyacak, üretecek, geliştirecek, tevzi ederken de adaletle hareket edecek adam aranır.
Yine Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin anlattığı şu hâdise çok manidardır:
Amcamın oğullarından ikisiyle Allâh Rasûlü’nün huzuruna girmiştim. Onlardan biri: “Yâ Rasûlallâh! İdaresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazifelerden birine bizi âmir tayin et!” dedi. Öteki de benzeri bir şey söyledi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: “Vallâhi biz, talip olanı veya vazife hırsı bulunanı yönetici yapmıyoruz!” Bu kadar…
İşte Hz. Nebi’den yaklaşık 150 yıl sonra idarecilik koltuğuna istemeden oturmak zorunda kalan Ömer B. Abdülaziz de aynı Nebevi Ahlakla ve kültürle toplumunu idare etmeye çalışmıştır. Hilafet makamına oturur oturmaz üç valinin görevden azil mektuplarını yazarak üç atlı elçiyi o gün yola çıkardı. Yanındakilerin ‘Akşam karanlığı basmak üzere, yarın sabahtan yola çıksalar’ önerisine karşılık; “Hayır, şimdi, hemen! Çünkü yarın sabahtan itibaren yapacakları her işin mesuliyetinden ben de hissedar olacağım.” diyerek, elçileri akşamdan göndermiştir. İşte Hz. Peygamber ahlakını özümseyen ve benimseyen bir devlet adamı anlayışı! Sabahı bile beklemiyor. O eski bir vali/bürokrat olduğu için devlet yapısını, valilerini iyi biliyor/tanıyor. Yani, kendisi o göreve en layık ve ehliyetli olanı idi. Onun için de hazırlıklı ve tecrübeli idi. Halifeliği esnasında hep çevresinden, kendisine yardımcı olabilecek ehliyet ve liyakatte insan aradı; sordu, soruşturdu. Ve bu samimiyet ve ihlâstan dolayı da, iki buçuk yıllık kısa iktidarında 25 yılda yapılamayacak işleri Allah’ın yardım ve inayetiyle başardı.
Evet, bir Müslüman idareci görevinde başarılı olmak istiyorsa, öncelikle samimiyet ve ihlas üzere Allah’a niyet edecek; namaza durur gibi… Ve ondan sonra O’ndan yardım ve inayet dileyecek ve O’nu memnun edecek ameller/eylemler içerisinde olacak. Allah’ın muradı olan adaleti inşa edecek; kamu işlerini, mallarının ehliyet ve liyakat ehline emanet edecek ve sonucunu Allah’a bırakacak!.. O görevde kalmak konusunda asla bir hırs peşinde olmayacak. Tam aksi, Allah’ın bu emaneti daha iyilerine, daha hayırlılarına tevdi etmesini dileyecek. Bu ağır sorumluluktan bir an önce kurtulmanın derdi ve telaşı içinde olacak.
Hz. Peygambere; “Akıllı kime denir?” sorusunu sorarlar. Onun cevabı; “Akıllıların, akıllısı, dünyasını ahretine göre yaşayandır.” buyurur.
Akıllı Müslüman idareci, bu dünyanın geçici/fani mevkilerine, mallarına tamah etmeyerek, onun rızasını gözeterek yönetir. İktidar/yönetim mevkiinin Allah’ın bir emaneti olduğu şuurunu asla unutmadan, her an ölecek ve hesap verecek bir halet-i ruhiye içerisinde olacak!..
Şimdilerde iktidar mevkiinde bulunanlara bakıyorum da; ne yazık ki, Müslümanlık sadece dillerde… Bir türlü söylemden
öteye geçemiyor.
Nebevi ahlak ve kültür bir yakada; Müslümanlık iddiasında bulunanlar öte yakada…
İster istemez sorguluyorsunuz; “Bu insanlar Hz. Peygamberin bu ahlakını, anlayışını bilmiyor değiller. Peki, buna rağmen bu hırs, bu iştah, bu arzu neden? Bu ağır sorumluluktan kaynaklanan ağır vebalin altından nasıl kalkabilirim endişesi taşımıyorlar mı? Yoksa şeytan onlara çirkini, güzel; güzeli çirkin mi gösteriyor?
Bütün samimiyetimle ifade ediyorum; gerçekten hayretler içerisindeyim. Allah’a iman iddiasında olanlar nasıl bu kadar rahat ve kaygısız yaşarlar?
Ehliyet ve liyakate bakmadan yakınlarını, ahbaplarını, iktidar destekçilerini bu kadar önemli görevlere getirirken bunun getirdiği sorumluluğu hiç mi düşünmezler?
Bunların her birisinin vereceği yanlış/hatalı veya maksatlı kararlardan, uygulamalardan mesul olmayacaklarının eminliğini mi yaşıyorlar?
Bir hakimin kararının milyonlarca insanı mağdur edip hak sahibi kılabileceğini hiç mi akletmiyorlar? Kul hakkının ne kadar ağır bir yük olduğunu hiç mi düşünmüyorlar?
Netice olarak, adil ve ehliyetli / liyakatli insanlarla çalışmak üsttekileri günahtan/haramdan korur. Aksi varit olursa alttakilerin tüm hata ve yanlışlarından da silsile halinde sorumludurlar. Gelin dünyanızı ve ahretinizi daha fazla berbat etmeyin!..