Adil Yönetici Özlemi ve İnsanoğlunun Kadim Problemi

by Fahrettin Dağlı

Son günlerde sosyal medyada Uruguay’ın efsanevi eski başkanı José Mujica (Pepe) ile ilgili haber ve yorumlar paylaşılıyor. Bu haberlere göre Uruguay’ın efsanevi marksist eski başkanı José Mujica (Pepe) ölmek üzere olduğunu ve tedavi olmayacağını açıklamış. Mujica, Uruguay’a demokrasi getirdi, yoksulluğu azalttı ve dünyanın en yoksul başkanı olarak yaşadı. Maaşının dörtte üçünü fakirlere bağışladı, halen eşi ile bir köy çiftliğinde yaşıyor. Kırk yıldır kullandığı ‘vosvos’una 1 milyon dolar teklif ettiler, ‘ben bu arabamla köpeğimi veterinere götürüyorum, satmıyorum’ dedi. Haber, şöyle bir yorumla devam ediyor:

‘Bir lokma bir hırka’ diyen peygamberin ümmeti, sizin böyle yöneticileriniz var mı? Bir bu marksist lidere bakınız, bir de lüks içinde yaşayan liderlerinize bakınız!”

Sosyal medyada benzer özlem ve sitemleri içeren onlarca paylaşım bulmak mümkün.

Bu paylaşımları yapanlara veya böyle düşünenlere ortak sorum şudur:

Bu ülkede bu hal üzere olan birileri çıkıp ülke idaresine talip olsaydı, siz onu tercih eder miydiniz? Yoksa bu iddia sahibine müstehzi bir edayla bakıp, ‘bundan bir şey olmaz’ mı derdiniz?

Muhtemelen fakir bir aileden, zayıf, güçsüz bir boy veya aşiretten geldiği, geçmişine dair bir başarı hikayesinin olmadığı, bu anlamda saygın bir makamda bulunmadığı ve bu yüzden geniş kitleler tarafından tanınmadığı, bunun da seçilmesinin önünde engel olacağı iddia edilerek aday bile gösterilmezdi.

Firavun, Musa için, “saray beslemesi olan Musa’ya mı tabi olacağız?” demiş, Allah’ın Musa’ya verdiği mucizelere şahitlik etmesine rağmen inatla inkarını sürdürmüştü.

Kur’an’da kıssası anlatılan “Talut-Calut” hadisesinde de bu kadim anlayış nüksediyor. Calut, emperyal, güçlü, zalim bir devletin kralıydı. İsrail oğulları, kendilerine zulmeden bu krala ve askerlerine karşı savaşmak için başlarına bir komutan tayin edilmesi dua ve niyazında bulunmasını Peygamberlerinden talep ettiler. Allah da başlarına kenar mahallelerden birinde ikamet eden fakir bir ailenin çocuğu olan “Talut”u tayin ettiğini bildirdi.

İsrail oğulları bu haberden hiç hoşnut olmadılar ve Peygamberlerine şöyle dediler: “Biz komutanlığa daha layık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkanlar verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olur?”

(Peygamberleri): “Allah sizin üzerinize onu seçti. İlimde ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihata eder ve her şeyi bilendir” dedi. (2/247)

Aynı anlayışı Hz. Peygamber’e yöneltilen itirazlarda da görüyoruz: Mekke aristokrasisi, ‘eğer peygamber gelecekse bizden birisine gelmeli değil miydi? Niye Abdulmuttalib’in yetimine peygamberlik verilsin ki?’ diye düşündükleri için Allah Resulüyle istihza ederek küçümsediler.

Yine gerek Yahudiler ve gerekse Hristiyanlar, kitaplarında ismi, cismi bildirilmiş Peygamberi bekliyorlardı. Hatta bu konuda kendi aralarında “peygamber hangi din mensupları arasından çıkacak?” diye bir rekabet içindeydiler.

Allah, tabir caizse onları ters köşe yaparak, bütün beklentileri boşa çıkararak bu makamı hiç kimsenin tahmin etmediği ümmi bir yetime nasip etti. O güne kadar ismini cismini konuştukları peygamberin haberi gelince de yine o kadim anlayışla karşı çıktılar, bahaneler uydurarak hakikati tahrif ettiler, üstünü örttüler.

Bu sosyal hastalık her ne kadar insanlığın genel problemi ise de adeta Ortadoğu / İslam toplumlarının alamet-i farikası haline gelmiş durumdadır. Çok partili siyasal sisteme geçildiğinden bu tarafa Türkiye siyasetine de hakim olan anlayış aynıdır.

Bugün siyasette halen ehliyeti, liyakati, tecrübesi, entelektüel birikimi, az çok denenmiş dürüstlüğü olsa da toplum nezdinde bir popülerliğe erişmemiş gerek etnik, gerek sosyal bir çevre veya sermaye grubuna yaslanmamış kişilerin itibar görmesi ve yönetime namzet gösterilmesi neredeyse mümkün olamaz.

Bu şartlarda José Mujica üzerinden hayıflanarak, sitemde bulanarak, taşı yüreklerimizde beslediğimiz şeytanlara değil, belli belirsiz hedeflere atmanın hiçbir anlamı yok.

Sözü yine insanlık serveri Hz. Peygambere getirerek onun mümtaz önderliğinde mevzumuzla ilgili yaşanmış bir kıssayı naklederek noktalayalım:

Hz. Peygamber, risaleti boyunca arkadaşlarının cahiliye döneminden kalma alışkanlarını, geleneklerini tashih ederek dönüştürdü. Her ne kadar kölelik tedricen tasfiye ediliyor olsa da ashabının düşünce dünyaları henüz tam olarak inşa edilmemişti. Peygamber, irtihalinden az önce Bizans üzerine gönderilecek ordunun başına komutan olarak azatlı kölesi Zeyd’ın oğlu genç Üsâme’yi tayin etti. Ve ne yazık ki, Peygamberin ashabından bazıları bu mevzuyla ilgili itirazlarını dile getirdiler.

Halbuki Hz. Peygamber bu kararıyla sadece yaşça küçük ve fakat dirayetli bir kimseyi kumandan yaparak Hz. Ömer gibi birçok büyük sahabinin onun emri altına girmesinde hiçbir mahzur olmadığına dikkat çekmekle kalmamış, azatlı bir köle çocuğunun birçok asil kimseye kumandan olabileceğini de ortaya koymuş oluyordu. Bu tayin, büyüklüğün yaşta, soy sopta değil, dirayet ve kifayette bulunduğunun bir ifadesiydi.

Ancak cehalet devri adet ve düşüncelerini tamamen atamamış bazı kimselerin ileri geri dedikoduları karşısında Resûlullah, minbere çıkarak şunları söyledi:

“Ey insanlar! Üsâme bin Zeyd’in kumandanlığına karşı çıkıyorsunuz. Siz bundan evvel de onun babası Zeyd’in kumandanlığına dil uzatmıştınız! Allah’a yemin ederim ki, o bu işe layıktı. Oğlu Üsâme de bu kumandanlığa layıktır.”

Bu anlatılanlar, geçmişe dair konuşup halimize hayıflanacağımız mesellerden ibaret değil. Sıkıntılarımızın nereden kaynaklandığını samimiyetle merak eden, çare arayan herkesin aslında tarihte gerçekleşen hadiselerin bugünkü problemlere ışık tutan yönlerinden istifade ederek davranması, José Mujica’nın örnek hayatının neden bataklıkta biten hoş kokulu bir çiçek gibi ilgi çektiğini anlayabilmesi gerekir. Her toplumda bu örnekliği ortaya koyabilen insanları göremediğimiz sürece ufukta ışığı görmemiz zor.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept