AKLIN VE HİKMETİN REHBERLİĞİNDE YENİ BİR SİYASAL ÇALIŞMA ZARURETTİR

by Fahrettin Dağlı

Önceki yazımda Türkiye siyasetinin AKP iktidarını dengeleyecek, denetleyecek bir siyasal örgütlenmeden yoksun olduğunu ve dolayısıyla böyle bir oluşumun zaruretini ifade etmeye çalıştım.

Gerek yazıma gelen tepkiler, gerekse onun dışında yapılan değerlendirmelerden anlıyorum ki Türkiye’deki Müslüman aydınlar, düşünürler, siyaset pratisyenleri halen seküler ölçü ve disiplinler üzerinden meseleyi analiz etmekte ve bu zaviye üzerinden kendilerine göre bir takım sonuçlar çıkarmaktadırlar.

Bu tablo üzüntü verici ve umut kırıcıdır.

Yeni bir siyasi çalışmanın zorlukları anlatılırken genel olarak şu hususlar ifade edilmekte:

“Ak Parti bunca olumsuzluğa rağmen Türkiye siyasetinde hâlen bir numara, bırakınız oyunun düşmesi girdiği her seçimde oyunu artırarak çıkıyor. Hâlâ bir Erdoğan karizması ve bunun toplumsal bir karşılığı var. Maalesef ne CHP, ne MHP ne de HDP bu gerçekliğe karşı ciddi bir alternatif olamamaktadır. Dolayısıyla bu şartlar böyle devam ettiği sürece yeni bir siyasi çalışma yapmak zor görünmektedir.”

Bir Müslüman olarak şimdi bu mazeretin neresini düzelteyim?

Kardeşim, bu ülke kötü yönetiliyor mu?

Bu kötü yönetilme nedeniyle haklar, hukuklar çiğneniyor mu?

Toplumun arasında gittikçe kin, nefret ve ayrışma yaygınlaşıyor mu?

Bir toplumun en büyük sermayesi olan “GÜVEN ve İTİMAT” erozyona uğruyor mu? Toplumun büyük bir kesimi “yarın başıma ne gelebilir” diye bir endişeyi taşıyor mu?

Bildiği doğruları “ifade ettiği” için takibata uğramayacağından emin olan kaç kişi var?

Ülkeyi “İslam’ın barış, kardeşlik, selamet ve rahmet yönetimi ile idare” etmesi gerekenler zalimleştiler mi?

İçeride bir kaos yaşanıyor mu? Her an fitillenecek bir kardeş kavgasının bu toplumu kaç parçaya böleceğini tahmin edebiliyor musunuz?

Harlanarak yakılmakta olan coğrafyamızdaki kavganın yaygın bölgesel bir iç çatışmaya, mezhep kavgasına dönüşme potansiyelinde olduğunu bilmeyen var mı?

Toplumun gittikçe sekülerleştiğini, dindarlaşma görüntüsünün altında derin bir dünyevileşme damarının kök saldığını, toplumda dinin en önemli rükünlerinden biri olan namaz kılanların oranlarının ciddi bir şekilde düştüğü gerçeğini teslim etmeyen mi kaldı?

Eğitim ve kültür politikamızın yerlerde süründüğünü bilmek için konunun uzmanı olmaya gerek var mı?

Toplumsal katmanlar arasındaki gelir dağılımında derin fay hatlarının oluştuğunu, işsizlik ve bunun sonucu olarak yoksulluk ve açlık sınırındaki insan sayısının gittikçe arttığını, ödenemeyen çek ve senetler nedeniyle ticari hayatla ilgili nizalaşmaların/davalaşmaların toplumsal barışı tehdit ettiğini teslim etmeyen ekonomist mi kaldı?

Boşanma oranlarının yükseldiğini, mali sebeplerle evliliğin gittikçe zorlaştığını ve dolayısıyla gayri meşru ilişkilerde artış olduğunu ifade etmeyen araştırmacılar, aile ve sosyal hizmet uzmanları mı kaldı?

Dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu ile yaka paça olduğumuzu, komşularımızla olan sıfır sorun ilişkisinin paramparça olduğunu, böyle giderse çağın en büyük bölgesel krizlerini yaşayacağımızı kavramayan dış politika uzmanı var mı?

Daha fazla uzatayım mı? Belki de diyeceksiniz ki “Olumsuzluklarını sıralayacağınıza olumlu yürüyen bir şeyler kalmışsa onları sıralasaydınız ya.”

Herhalde sıralamaya çalıştığım gerçekliğe ve bilimsel verilere rağmen bu olumsuz tabloyu olumlayacak birileri çıkmayacaktır.

Peki, şimdi soruyorum: Bütün bu olumsuzlukların cari olduğu bir ülkede eğer bu problemleri araştıracak bir siyasal örgüt/hareket ve program yoksa neyi bekleyeceğiz?

Allah aşkına mevcut muhalefetin çare üretemediğini, eskiyi tekrar edip durduğunu, yanlış, isabetsiz, ilimden ve hikmetten mahrum siyasi düşünce ve söylemlerinin sonucunun iktidar partisinin hanesine kâr kaydedildiğini ve dolayısıyla bu şartlarda muhalif partilerin AKP karşısında ciddi bir iktidar alternatifi olamayacağını, Türkiye’nin mevcut siyaset kompozisyonu bu şekilde devam edecek olursa AKP’nin iktidarının süreklilik kazanacağını kendiniz teslim ve itiraf ediyorsunuz.

Ha bir de bu tespitin sonucunda şöyle denilmez mi; “Bunca olumsuzluklara rağmen seçmen yine de gidip AKP’ye oy veriyor.” Eee! Niye böyle oluyor? Hele bakın klasik cevaba: “Bu halk nankör, bu halk aptal, celladına âşık v.s.”

Hayır, hayır bu halk nankör de değil, aptal da değil.

Ne yapsın bu halk? 7 Haziran’da ne yaptı? Bunca algı operasyonu, bunca manipülasyona rağmen beş milyona yakın insan bir tepki, bir duruş ortaya koymadı mı? Aslında o beş milyon insan muhalefet partilerinin siyasal programlarını, siyaset pratiklerini benimsediklerinden dolayı gidip öyle bir tercih beyanında bulunmuş değiller. Büyük nispette AKP iktidarına ve onun liderliğine yönelik aktif bir tepkiyi ortaya koymuşlardır. Muhalefet partileri, seçmenin bu mesajını doğru algılamadıkları gibi hakkını da veremediler. Bu durumu tespit eden iktidar partisi, yine güçlü argümanlarla beslenmiş algı operasyonları ile 1 Kasım’da belki de siyasal tarihimizin en büyük sürprizini gerçekleştirmiş oldu. Beş ay içerisinde yaklaşık beş milyon seçmen siyasal tercihini değiştirerek bir başka partiye geçti.

Bu iki seçim sonucu bile başlı başına halkın siyasal tercihinin neye istinat ettiğini, hangi etmenlerin etkili olduğunu çok iyi bir şekilde ortaya koyuyor.

Bu gerçeklik karşısında yine de seküler ve sonuç endeksli beklenti içerisinde olan siyasetçilerin zihinsel dünyalarını anlıyorum veya anlamaya çalışıyorum.

Peki, behey Müslüman sana ne oluyor? İktidar çantada keklik görünürse mi alana ineceksiniz? Gökten zembille inecek bir kurtarıcı mı bekliyoruz? Bütün derdimiz; milletvekili, iktidar olmak mı? Şartlar farz-ı ayn derecesinde olgunlaşmışsa daha ne olmasını bekliyorsunuz? Zımnen de olsa bize altın tepsi içerisinde bir fırsatın sunulmasını mı bekliyoruz?

Siyaseti sırf sonuç almak niyeti ile değil şartların dayattığı bir mecburiyet olarak algılamadıkça kimse bu yükün altına girmeye cesaret edemeyecektir. Aslında tam olarak farkında olmadığımız trajik bir haletiruhiyeyi yaşıyoruz. Müslüman olduğumuzu iddia ediyoruz ancak İslami bir vazife terettüp ettiği zaman da yan çiziyoruz. Şeytanın zihinsel iğfali neticesinde mazeretlerimizi alt alta sıralıyoruz. Elbette çetin bir süreç… Zorluklarla dolu bir yolculuk… Asıl olan zoru başarmak değil mi? Siyasi çalışmayı, kurulu siyasi düzen içerisinde milletvekili olarak temsil edilmekten ibaret olarak görenlerin Allah’ın muradını hakkıyla kavrayamadıklarını veya kavramış olmakla birlikte başka yol bulamama acizliğine düşenler olduğunu düşünüyor ve bu duruma kahırlanıyorum.

“Bulanlar arayanlardır.” Aradığını bulmak için neyi aradığının şuuru içerisinde aradığında fani olmayı gerektiriyor.

Hakkı ve adaleti savunanlar, hakkı ve adaleti çiğneyen zalimlere onların anlayacağı yol ve yöntemle cevap vermedikleri müddetçe zulüm cari ve kalıcı hale gelecektir.

Zulmü def etmenin tek bir yolu kalmıştır: Güçlü bir siyasi irade… Bunun dışındaki tüm faaliyet nevileri iktidar gücü tarafından rahat bir şekilde manipüle edilip bertaraf edilmektedir.

Ne kadar haklı siyasi argümanlarınız olursa olsun halk size bir soru soruyor; “Kardeşim şunu bunu bilmem benim yapabileceğim şey önüme sandık konulduğunda gidip anlayışıma uygun bir siyasi partiye oyumu vermemdir. Bunun dışında ne yapabilirim?” Evet, toplumun size söylediği bu… O halde onun karşısına siyasi alternatifinizi çıkarmadığınız sürece şikayet etmeye hakkınız da yoktur.

Elitist ve popüler yaklaşımların, oluşumların toplum nezdinde hiçbir karşılığının olmadığını ifade etsem herhalde mübalağa olmayacaktır.

Vallahi de, billahi de hasta kan kaybediyor. Acil müdahale gerektiriyor. Bu süreçte sorumluluk yüklenme imkân ve gücüne sahip oldukları halde, zamanında müdahale etmediklerinden dolayı hastanın sakat kalmasına veya ölmesine sebebiyet verenleri, hem bu dünyada hem de ahirette kötü bir akıbetin beklediğini bilmek için evliya olmaya gerek yok.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept