Ak Parti iktidarının muvazaalı ortaklarının var güçleriyle iktidarın arkasında durmalarının; bir dediklerini ikilememelerinin sebebi nedir?
Bu soruya herkesin farklı cevaplar vermesi mümkün. Ancak kırk yıllık siyası tecrübeme güvenerek şunu rahatlıkla ifade ediyorum;
Malum Türkiye siyasetinin iki temel kolonu vardı;
Birincisi, müesses düzenin kurucu aktörü olan CHP; ikincisi ise, çok partili siyasi rejime geçişten sonra yine CHP’nin rahminde gelişen muhafazakar sağ partiler. Farklı ideolojik kimliklere sahipmiş gibi gözükseler de temelde, ikisi de müesses nizamın korunması konusunda ortaklaşabiliyorlardı.
Ne zamana kadar?
1960’ların ikliminde yeşeren yeni siyasi düşüncelerin seslendirilmeye başlandığı / konuşulduğu zamana kadar…
1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’de İslami anlayışa dayalı yeni siyasi fikirler konuşulmaya başlandı.
Temsil kabiliyeti tartışılır ama ilk partileşme başlangıcı Merhum Erbakan’ın Milli Nizam Partisi ile olur. Bu siyasi hareketin yanında bir de sivil anlamda siyaset üreten yeni gurup ve topluluklar oluşmaya başladı.
Eskiden Demokrat Parti ve Adalet Partisi içinde siyaset yapmaya çalışan bu sözkonusu topluluklar yeni arayışların içerisine girmeye başladılar. Siyasi rejimin kurucu aktörleri bunları rejimi tehdit eden topluluklar olarak işaretledi. Ve demoklesin kılıcını bunların üzerinden ayırmadı. Partileri, dernekleri, vakıfları kapatıldı. Her kapanıştan sonra aynı kök üzerinden yeni ve daha güçlü filizler vermeye başladı. Bunu gören düzen aktörleri artık eskisi gibi rahat değillerdi. “Her dal budak saldığında kökünden keser” yok ederiz kolaylığı bitmişti. O halde yeni projeksiyonlar üzerinde çalışılması gerekiyordu. Bunun yolu ise, muhalefette tutup veya olmadı mı partiyi kapatmak değil; bu sefer iktidar barajlarını kaldırıp, onları iktidarda mahkum etmek…
Daha önceki yazılarımda da bahis konusu etmiştim. İlk denemelerini Merhum Erbakan’ın Refah Partisi üzerinden yaptılar. RP-DYP koalisyonunun Başbakanı Erbakan’ı sıkıştırdılar. Tehdit ve korkutma ile siyaset yapamaz hale getirmek için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Fakat başaramadılar.
Neden başaramadılar?
Bu konuda da çok şey söylenebilir, ancak yaşadığımız 28 Şubat süreci bize gösterdi ki, dönemin aktörlerinin çok da öyle akıllı, mantıklı hareket etmedikleridir. Ve yapabilecekleri her şeyi denedikten sonra sonuç alıcı olmadığını gördüklerinde de eski usule yöneldiler ve Refah Partisini de kapattılar.
İşte bu dönemde yeni bir alternatif çıkmıştı onlar için. Erbakan Hoca sağ oldukça düşünülmesinin bile düşünülemeyeceği bir şey olmuştu; Parti içi muhalefet kıvam bulmuştu ve partinin içinden yeni bir parti çıkmıştı; Adalet ve Kalkınma Partisi…
Ak Partinin kuruluş aşamasındaki olup bitenleri daha önceki yazılarımda paylaştığım için geçiyorum ve yakın tarihe geliyorum;
İstanbul Büyük Şehir Belediye uygulamalarıyla kirlenen AK Parti siyasetinin bu hali bile karşı cenahın gardını açık tutuyordu. Amaç, Ak Parti üzerinden yarım yüzyıldan fazla sürmekte olan bir siyasi iddiayı hükümsüz bırakmaktı. ‘Aslında temiz ve dürüst gördüklerinizin ne kadar kötü, kirli ve zalim olduklarını göstermek, ispatlamaktı.’ Öyle olduklarına halkı ikna etmekti.
Dediğim gibi 2010’lara kadar bütün defolarına rağmen geçmişin siyasetinden gına getiren halk yine de iktidara %50’lerde dolaşan oranda bir destek vermeye devam ediyordu.
2010’dan sonra olup bitenler, oyun kurucuları başka bir cihete, başka bir oyuna sevk etti. Bu sefer akıllı hareket eden ve şeytani zekaya sahip bir ekip devreye girdi. Ak Parti siyasi iradesine şu ihsasın yapılması gerekiyordu; “Artık bundan sonra mutlak iktidar sizsiniz, bütün vesayetleri tasfiye ettiniz; istediğinizi yapabilirsiniz; istediğinizi gönderip, istediğinizi getirebilirsiniz; her şey sizinle kaim!..”
İşte insanın yanlış yapabilme ihtimalinin yüksek olduğu bir iktidar anlayışına evrilmişti. İktidarı/gücü sınırlayan denge-denetim ağlarının zayıflaması ve güç sahibinin kendisini denetimsiz görmesi, beraberinde ‘mutlak iktidar’ duygusunu güçlendirir. Bunun zirve noktası ise -Allah muhafaza- ilahlaşma temayülüdür. ‘Ben ne dersem o olur; hiçbir şey benden bağımsız hareket edemez; her şey benimle kaim’ eğilimidir. Kur’anî ifadeyle ‘nefislerin rab ittihaz edilmesidir.’
İşte 2010 sonrasında iktidarın girdiği koridor, çıkmaz sokak burası… İlk önce “her şeye hakim güç temayülü” uyandırılıyor; size yanlış işler yaptırılıyor; iktidar gücünün teşvikiyle azgınlaştırıyor ve neticede sürecin kanuniyeti gereği; beraber iş kotardığınız ortaklarınızla aranızda ihtilaflar hasıl ettiriyor; iktidar kavgası başlatıyor; derinleştiriyor; sizi birbirinize düşürüyor… Büyüyen kavga hem rüzgarınızın yitirilmesine sebep oluyor; hem de hayatta kalabilmek ve iktidarda tutunabilmek için yeni ittifaklara ihtiyaç hissettiriyor. Malum, zayıfken kurduğunuz ittifaklar sizi istemediğiniz, arzu etmediğiniz şartlara mahkum edebiliyor. Hayatta hiçbir zaman yan yana gelme ihtimalinizin olmayacağı insanlarla bir araya gelmeye, yeni ittifaklar kurmaya icbar edebiliyor.
Yeni müttefikleriniz bu zayıf pozisyonunuzda size yeni taleplerle geliyorlar; şart dayatıyorlar. Gücü önemli derecede hırpalananlar olarak ayakta kalabilmek ve eski kudretinizi yitirmemek uğruna kabul etmek mecburiyetinde kalıyorsunuz.
Zaten ‘mutlak iktidar’ halet-i ruhiyesinin sizi soktuğu bir çıkmaz sokak var. Oradan çıkmak için yeni ortaklar size şart koşuyorlar; “Sizi buradan çıkarırız ama karşılığında şunları talep ederiz” dayatmasında bulunuyorlar. ‘Denize düşen yılana sarılır’ misali size dayatılan şartlara razı olmak zorunda kalıyorsunuz.
Şimdi bu şartların tafsilatına girmiyorum; Ancak daha iyi anlaşılması açısından şu kadarını söylemiş olayım; Ne Bahçeli, ne Perinçek ve ne de diğerleri, CB Erdoğan ve partisi hakkındaki dünkü olumsuz yargılarından vazgeçmiş değiller. İktidar ile ilgili bu endişeleri bertaraf olduğundan dolayı bugün tam gaz destek vermeye devam ediyorlar. Hatta öyle ki, daha bir söz iktidarın ağzından çıkmadan onlar öne atılıp desteklerini peşinen açıklıyorlar.
Peki, bu derin gücün bugün bütün varlığıyla iktidarın arkasında durmalarının ve geçmişteki düşmanca muhalefetlerini bir kenara koymalarının sebebi vatan, millet, devlet mi; yoksa daha başka derin hesaplar mı var?
Hiç tereddüt etmeden ikinci şıkkı işaretliyorum; Derin bir hesaplaşma devam ediyor. Bütün defolarına rağmen halkın önemli bir çoğunluğu şu düşünceye varmıştı; ‘bugüne kadar iktidar ettiğimiz müesses nizam partileri azınlık bir kesimin dışında büyük çoğunluğa bir türlü gün yüzü göstermediler. Onun için biraz da İslami kesimin siyasi iddialarına prim vererek; iktidar imkanı verelim. En azından 90’lı yıllarda kazanılan Refah Partili belediyelerde kısmi bir iyileşme; daha az yolsuzluk, usulsüzlük ve rüşvet çarkı çalışıyor; helal-haram gözetiliyor. Ayrıca diğerlerine kıyasla toplumsal kesimler arasında adil davranabilme yeteneği var. Halk, bu ve benzeri sebeplerle 90’lı yıllarda RP’li belediyelerde sergilenen kısmen olumlu yönetim mirasına konmuş olan Ak Parti iktidarlarına, DP iktidarlarından bugüne kadar kimseye nasip olmayan bir destek verdi.
Evet, yazımın başında ifade ettiğim ‘iktidarda boğmak’ süreci işletildi. İslami kesim birbirine düşürülerek zayıflatıldı; rüzgarları kaybettirildi. Yaptıkları / yaptırılan onca yanlış iş ile mahkum oldular. Yolsuzluk yapan, soru çalan, eş-dost kayıran, kamu malları üzerinde yasalara uygun olmayan bu kadar tasarrufta bulunan; en son 15 Temmuz ile darbe girişiminde bulunan ve darbe sonrasında cumhuriyet tarihinin kayıt ettiği en büyük kamu personeli tasfiyesini gerçekleştiren; bir mağdurlar ordusu oluşturan; adaletten uzaklaşan iktidar mensuplarının bu hali tam da şeytani güçlerin arzuladığı bir pozisyondu.
Artık bu ülkede İslami kesim güvensiz, gayri adil, yolsuz, zalim diye anılmaya başlandı. İşte bu sürecin kemal bulması gerekiyor; yanı avam tabiriyle “sıfırı tüketmeleri” bekleniyor. O tükenişin gerçekleştiği gün artık arkalarına dönüp baktıklarında her şeyin yok olup gittiğini, koca iktidarın boş, şişirilmiş kartondan bir kule olduğunu görecekler. İslami kesime duyulan güven ve itimat yitirilmiş; siyasi iddiaları hükümsüz bırakılmış ve artık ölüm süreci başlamıştır. Zahir üzerinden tekrar kalkıp ayakları üstünde durmaları belki asırları alacak. Yarım asırda biriktirilen umutlar, hayaller on yıl içinde hovardaca harcanarak tüketildi. Umutlar, hayaller, heyecanlar katledildi.
Evet, iktidarın destekçilerinin arzu ettiği tablo bu…
Bilmiyorum anlaşıldı mı; iktidar ortaklarının neden ölümüne iktidar politikalarını destekledikleri?
Tafsilatına girmiyorum. Ancak tarih yazıcıları bugünlerde dönen dolapların, oynanan oyunların tafsilatını yazacaklar. O gün tarih okuyanlar muhtemelen iç geçirerek şunu seslendirecekler; ‘Atalarımız nasıl bu kadar gafil olabilmişler? Nasıl bu kadar iktidar zebunu olup da sahip olunan onca nimeti çarçur edip harcamışlar? Uyarmak ve ikaz etme makamında olanlar çıkıp; ‘Nereye gidiyorsunuz? Girdiğiniz yer çıkmaz sokak!’ diye uyarmamışlar mı?
Neyse ki, tek tesellimiz; bu sosyal medya alanları…
Söz gider yazı kalır misali…