Bir Defa da Olsa Adaletsizliğe, Hukuksuzluğa, Yolsuzluğa, Yoksulluğa “Dur” Deyin

by Fahrettin Dağlı

Türkiye’nin en önemli problemi hukuktur. Kim ki bunun dışında bir iddiaya sahipse ya bilerek yalan söylüyor; gerçeği saptırıyor ya da cehaletini ortaya koyuyordur.

Her ne kadar tahsilim sosyoloji olmasa da küçük yaştan itibaren sosyal çevremle çok ilgiliydim. İnsan ve özel olarak müslüman davranışları üzerinde etütler yapmaya çalıştım. Yine uzun yıllardır Kur’an’ın naklettiği kıssalar ve toplumların başına gelen tarihi olaylar üzerinde düşünüp bugün yaşadıklarımızla arasındaki bağlantıyı ortaya koymaya çalışıyorum. Bu sayede Kur’an’ın ifadesiyle aynı sebeplerin aynı sonuçlara yol açtığını apaçık bir şekilde görme imkânım oldu. Geçmişte yaşanan olayların Kur’an kıssalarında tekrarlarla nakledilmesinin geçerli sebebi de bu olsa gerek. Dünkü toplumların yükseliş ve yıkılışlarına sebep olan etmenler neyse bugün için de aynı sebep-sonuç ilişkisi geçerli. Bu yüzden sık sık şu ilahi uyarı ile karşılaşıyoruz; Ne az aklediyorsunuz; ne az düşünüyorsunuz…

Evet, bütün mesele, zahmet edip, lütfedip önümüze açılan açık hakikatleri görebilme basireti göstermek, anlamak için okumak, üzerinde düşünmek, tefekkür etmek, akletmek ve fikretmektir.

Bu kısa girişten sonra gelelim bugünümüze…

Toplumsal gözlemlerim neticesinde vardığım en önemli sonuç şu: İnsanoğlunun macerası değişmiyor, dün olanlar tekrarlanıp duruyor. Geçmişte yaşananları sadece basit bir hikaye olarak kabul edip geçiyoruz. Meselelerin sebepleri üzerinde düşünmek yerine sonuçları üzerinde bolca konuşup, tartışıp kavga ediyor ve neticede yaraya derman olacak esaslı bir karara varmadan noktalıyoruz. Onları dinleyen kitlelerin zihinleri de bilgi çöplüğüne dönüyor. Enformatik cehalet bir kâbus gibi toplumun üstüne çöküyor.

Bir de kronik hale geldiği zaman tedavisi neredeyse imkansız olan şu hastalıkla malul durumdayız: Hakkın, hukukun yanında değil, güç devşirme davranışı maalesef toplumda kötü bir ahlaka dönüşmek üzeredir. Endişem, bu sürecin iflah olmaz bir hale gelmesidir.

Bugünlerde bunun çok bariz örnekliklerine tanıklık etmekteyiz. İsimlendirmede, tanımlamada bile zorluk çekiyorum. Bazen bu kesimi muhafazakar olarak mı yoksa İslamcı, mütedeyyin, müslümanlık iddiasında bulunan kitle olarak mı isimlendirmek gerektiği konusunda tereddüt ediyorum. Neticede iman bir iddiadır. O iddia söz ve eylem birlikteliğiyle mücessem bir hale evrilmedikçe iddia düzeyinde kalır. Kur’an (Hucurat 14) da bu konu şöyle ele alınır:

[Bedeviler “iman ettik!” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz, lâkin “İslâm olduk, size boyum eğdik/teslim olduk!” deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir…] (Hucurat: 14)

Bu yüzden ” müslümanlık iddiasındaki kitle” olarak adlandırmak bana daha doğru geliyor.

Bu ülkede dini bir takım değer ve temalar üzerinden bir araya gelen, organize olan örgütler zaman zaman bir araya gelip iktidara yaslanmış bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Sivil bir ruha, anlayışa ve batıdaki muadilleri gibi devlet dışı özgür örgütlenme hüviyetine sahip değiller. İktidarın ruhsatlandırdığı, akredite ettiği alanda varlık idame ettiriyorlar. Varlıkları bir bakıma iktidarın varlığıyla aynileşmiş durumda. Onun için de iktidar sahipleri onlara her vesileyle şunu hatırlatıyorlar: “Biz varsak, siz varsınız; biz gidersek siz de gidersiniz!” Bu kemikleşmiş anlayışa sahip örgütler zaman zaman bir araya gelip kendilerince sorun olarak gördükleri bazı meselelerle ilgili olarak ortak tavır ve eylem belirliyorlar. Bu arada muhtemelen mevzunun iktidar ile ilgili olabilecek cihetleri üzerinde müzakerede bulunup, gerekirse iktidar yetkililerini bilgilendirerek, izin talep ettiklerini düşünmekte mümkün. Çünkü bugüne kadar iktidarın hassasiyet dairesi içerisinde bulunan hiçbir mevzuda herhangi bir gösteri, nümayişte bulunmadılar, bildiri yayınlamadılar. İktidarın nötr olduğu veya desteklediği mevzuları protesto mevzuu yapıyorlar. Bu da ister istemez onların tutum, duruş ve davranışlarındaki samimiyetlerini, ciddiyetlerini sorgulatıyor.

Ülkede siyasal, sosyal ve iktisadi anlamda onca haksızlık, adaletsizlik yaşanırken hiçbir söz ve eylemde bulunmayanlar için bu durum çok düşündürücü ve üzücüdür. Adeta “önce dinin hakikati mı yoksa iktidarın beklentisi mi?” ikilemi karşısında ikinci şıkkı tercih etmeleri gibi son derece tehlikeli bir yaklaşım sergiliyorlar. O yüzden de samimiyet sınavında büyük bir hayal kırıklığına sebep oluyorlar. İktidarın arkasında durma gerekçesi olarak dine bağlılıklarını iddia ettikleri halde bu duruşlarıyla toplumdaki din algısına ne kadar büyük bir zarar verdiklerini farketmeyecek kadar düşünmekten, akletmekten uzaklaşmışlar. Bu tutum ve davranışlarıyla dindar / mütedeyyin kesime olan güvenin zayıflamasına, yitirilmesine sebebiyet vermektedirler. İddialarıyla sınanıyorlar ve ne yazık ki, kaybediyorlar. Hem de ağır bir yenilgiye uğrayarak…

Son olarak çeşitli belediyelerce organize edilen bazı festivaller hakkında “yanlışlara dur diyelim” başlıklı bir bildiri yayınlamışlar. Neymiş efendim, “bu festivallerle gençlerimiz ahlaki haram ilişkilere, sarhoş edici içki ve madde kullanımına, isyan ve başkaldırıya yönlendirmekteymiş.”

İnsan gerçekten hayret ediyor. Neyi protesto ediyorsunuz? Varsayalım ki, bu festivallerle ilgili endişeleriniz haklı sebeplere dayanıyor olsun, peki, sormazlar mı adama; bunlar sebep mi yoksa sonuç tezahürleri mi?

Mesela toplumun adil olmayan bir siyasetle idare ediliyor olması; milyonlarca insanın hak ve hukuklarının payimal edilmesi; yapılan yolsuzluklar, suistimaller, mala, mülke çökmeler ana sebepler olamaz mı?

Niçin bir de bu zaviyeden bakmıyorsunuz?

Varlıklarınızı, kazanımlarınızı kaybetmekten mi korkuyorsunuz, çekiniyorsunuz?

Allah’a mı, yoksa iktidara mı verdiğiniz söze sadık kalıyorsunuz?

Haydi buyurun dürüstçe cevap verin. Gerçi yaptıklarınız sorumun cevabıdır.

Allah akletmez bir toplum olmaktan sizi ve bizi korusun, feraset ve basiret nasip etsin.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept