Son yıllarda politik aktörlerin temsille harcamaları ciddi boyutlara ulaştı. Bu harcama kaleminin trendi sürekli yukarıya doğru seyrediyor. Kamu harcamaları içerisinde hiç de küçümsenmeyecek kara deliği oluşturuyor. Hele hele halkın fakru zaruret hali yaşadığı bu zamanlarda daha çok göze batıyor ve konuşuluyor. Her seferinde de politik aktörlerin klişeleşmiş savunmaları ise, “itibardan tasarruf edilmez.” Buna karşılık muhalefet ise, başta Japonya olmak üzere bazı gelişmiş ülkelerin politik aktörlerinin temsil – ağırlamalarındaki sadeliği, basitliği örnekleyerek bizimkilerin konforu itibar olarak savunmalarındaki çelişkileri dile getiriyorlar.
Günümüzde ülkelerin gelişmişliği ve dolayısıyla diğer ülkeler nezdindeki itibarları kişi başına düşen gelir ve yine buna bağlı olarak kişi başına tüketilen protein miktarı ile belirlenmektedir / kıyaslanmaktadır. Bu kıyaslama ölçütündeki nispet / nispetsizlik aynı zamanda o ülkelerdeki hukukun uygulamasının da durumunu ortaya koymaktadır. Halkın refah düzeyinin eşit ve adil bir şekilde seviye kazanması ancak adil bir yönetim anlayışı ile mümkündür.
Bugün ülkemizde hukuk devleti anlayışından uzaklaşıldığı nispette halk da fakirleşmektedir. Toplumun farklı kesimleri arasındaki ekonomik denge gittikçe düşük gelirli kesimler aleyhine açılmaktadır. Bu da haliyle toplumsal hoşnutsuzluğu, huzursuzluğu tetiklemektedir.
Şimdi burada gelmekte olan bir tehlikeye daha işaret etmiş olayım. AKP iktidarı özellikle 2010 yılından sonra devlet cihazını çalıştıran bürokratik kadroyu önemli ölçüde budadığından / tasfiye ettiğinden ve yeni eleman alımında ehliyete itibar etmeyip, ahpap-çavuş ilişkisiyle personel istihdamı yaptığından dolayı – yönetim anlayışında bir değişme olmazsa- korkarım ki önümüzdeki yıllar daha zor yıllarımız olacak.
Eskiden, beğensek de beğenmesek de devlete eleman alımında ciddi sınavlar ve yetiştirme süreçleri çalıştırılırdı. Hele hele ileride üst bürokrasiye elemen yetiştirme geleneğinin insan kaynağı olan teftiş ve denetim birimlerine şöyle, böyle değil; en üst seviyede dikkat ve ihtimamla eleman alınırdı. Çok ciddi yazılı sınavları, güvenlik soruşturmaları yapılır ve arkasından ehil bir komisyon huzurunda mülakata tabi tutulurlardı. Bu aşamaları geçenler üç yıllık bir staja tabi tutulurlar ve neticede yine yazılı ve sözlü sınavlardan geçirilerek müfettiş / denetçi olunabiliyordu. Hatta bazı kurumlar çıtayı biraz daha yukarı çıkararak personele yurt dışı eğitimler aldırıyorlardı. Gerek yurt içi, gerekse yurt dışı eğitimlerini tamamlayanlar kurumlarında bir süre denetim hizmetlerinde çalıştırıldıktan ve devlet denilen teşkilatlı yapı ile ilgili ciddi bir donanımla teçhiz edildikten sonra kamuda üst bürokraside istihdam ediliyorlardı. Bu süreçlerden geçen elemanlar aynı zamanda devlet terbiyesi ile de yetişiyorlardı. Mümkün olan en üst seviyede kamu haklarını koruma refleksi kazanıyorlardı.
Bürokrasideki arkadaşlarımdan aldığım malumata göre ne yazık ki, son yıllarda geçmişteki bu teamül ve gelenekler bir bir tasfiye ediliyor. Şimdilik hali hazırda eski tarihlerde alınan ve yetiştirilen elemanlar bir şekliyle eski kültürü, geleneği sürdürmeye çalışıyorlar. Bunlar da bir iki sene içerisinde emekliye ayrıldıktan sonra kamu kaynağını kullanacak elde nasıl bir kadronun kalacağını düşünmek bile istemiyorum. “Karakuşi bir düzen”, devletin tüm birimlerine hakim olacak. Çünkü bu siyasal iktidar, hukuku, kamu ahlakını, devlet ciddiyetini önemsiz, gereksiz görüyor. Öyle bir yönetim tasavvurları var ki, “biz siyasal kadro doğru veya yanlış kararlar alabiliriz; bu bizim keyfimize kalmış; siz bürokratlara düşen de onlara hukuki kılıf uydurmaktır. Çünkü biz elimizi, kolumuzu bağlayan hukuku sevmiyoruz…”
Bunda mübalağa yok. Tam da böyle bir uygulama yapılıyor. Türkiye siyaseti ve bürokratik düzeni gün geçtikçe bedevileşiyor. El gidiyor Mersin’e bizimkiler gidiyor tersine. Yeni bir medeniyet dediler, o iddia ile iktidara taşındalar. Ne yazık ki, medeniyet yerine geçmişi bile aratacak bedevileşmeye evrildiler.