Ak Parti hükümeti, 2002 Yılında iktidara geldiğinde ilk reform çalışması, “Kamu Yönetimi Reformu” idi. O günleri hatırlayanlar bilirler. Kamu Yönetimi Reformu ile ilgili hazırlanan kanunun hedefinde kamu kurum ve kuruluşlarının denetim birimleri vardı. Yani kurumların teftiş ve denetim kurullarının yeniden yapılandırılması idi… Ancak bunun yansıması şöyleydi;
İktidar, denetim/teftiş kurullarını kaldıracak.
Peki, yerine neyi ikame edecek?
5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile ihdas edilen “İç denetçilik”.
Peki, iç denetçilik eski denetim işlevini yerine getirecek mi?
Ne yazık ki hayır!..
Çok neden var ama konumuz bu olmadığı için bunu geçiyorum.
O sırada ben de bir bakanlığın Teftiş Kurulunu yönetiyordum. Teftiş kurullarının kaldırılacağı, yerine neyin ihdas edileceğine dair belirsizlik ve muamma kurulların performansını önemli derecede olumsuz yönde etkilemişti. Haliyle denetim elemanlarını iktidar karşıtı pozisyon almaya sevketti. Bir bakıma işi yavaşlatma grevi gibi bir şey…
O gün bu konu ile ilgili yapılan polemik de; İktidar aktörleri, İstanbul Büyük Şehir Belediyesinde kendilerini denetleyen denetim elamanlarından rövanş alıyor. Yani, denetim birimlerine karşı son derece olumsuz bir yargıya sahipler. Bu polemik doğru da olabilir; yanlış da. Ancak hükümet yetkililerinin açıklamaları bu kanaatin doğru olduğunu güçlendiriyordu.
Ne yazık ki, o dönemdeki iktidar aktörlerinin kibirlerinden yanlarına yaklaşılmıyordu. O gün bu reform çalışmasının başında bulunan Prof. Ömer Dinçer’e ulaşıp bu konudaki endişelerimi iletmeyi çok istedim. Ulaşmak ne mümkün. Ulaşanların da, itiraz edenlerin de azar işittiklerini duyuyordum. Ona ulaşamayınca o günlerde Başbakanlık Baş danışmanlarından Nabi Avcı ile görüşme imkanı buldum. Bürokrasi üzerinde gerçekleştirilmesi düşünülen operasyon ile ilgili olarak çok dikkatli olunması, teenni ile hareket edilmesi ve bazı detayları sözlü olarak kendisine ifade ettim. Talebi üzerine çekincelerimi iki sayfalık bir not haline getirerek kendisine ilettim. “Bunlar önemli hususlar. Bunu Ömer Beye ileteyim; gerekirse sizin için randevu alayım; siz de görüşün.” Ne yazık ki onlar o günlerde istişareye ihtiyaç duymuyorlardı. Zihinlerinde bir şablon vardı. Ondan vaz geçmemeye inat ediyorlardı; bunu bir prestij meselesi haline getirmişlerdi. Şimdi olduğu gibi…
Geniş bir istişare yerine dar bir ekiple kamu yönetimine yeniden şekil vermeye kalkıştılar.
Sonuç ne mi oldu?
Hazırladıkları reform yasası dönemin CB A. Necdet Sezer tarafından veto edildi.
Şimdi bu cümleyi okuyan iktidar muhipleri hemen diyecekler; “Bakın iktidar yapmış ama A. Necdet Sezer mâni olmuş.” Hadi diyelim ki, doğru söylüyorsunuz. Peki, birkaç sene sonra Cumhurbaşkanlığı da size geçti. Madem o gün doğruydu yapılan düzenleme, kaldığınız yerden devam etseydiniz!
Bırakınız o hantal yapıyı reforme etmeyi, daha da karmaşık hale getirdiler. Teftiş/denetim kurullarını kaldırmadıkları gibi “iç denetçi” diye yeni bir denetim birimi ihdas ettiler. İç denetim elemanları da teftiş kurullarından devşirilen müfettişlerden oluşturuldu. Teftiş ve denetimde iki başlılık ortaya çıktı.
Sonrasında ne mi yaptılar? Bürokrasi üzerinde akla, ilme aykırı onca
ameliyat gerçekleştirdiler. Bürokrasiyi yaz-boz tahtasına döndürdüler.
Bunlardan biri de “Müsteşarlık” ve “Müsteşar Yardımcılığı” kadrolarıydı. Kamu kurum ve kuruluşlarının bürokratik hiyerarşisinin tepesinde bir bakıma orkestrayı ahenkli yöneten Müsteşar ve Yardımcılığı kadrolarını iptal ederek yerine “bakan yardımcılığı” kadrolarını ihdas ettiler.
Böyle olunca ne oldu?
Birincisi, Müsteşarlar ve yardımcıları genellikle o kurumun çekirdek kadrosu içinde yetişmiş, bilgi ve tecrübe sahibi olanlar arasından seçilip atanırlardı. Bunlar o teşkilatı en iyi tanıyan ve bilenlerdi; daha ehil ve liyakatliydiler.
Bakan dışarıdan geldiği için eğer isabetli bir seçim yapmışsa başına getirildiği bakanlığı daha verimli yönetebilme şansı buluyordu. Adı üstünde bakanlık örgütünün en yetkin, en tecrübeli kişisiyle istişare ederek hareket ediyordu. Müsteşar, içinde yetiştiği örgütü eni iyi bilen birisi olarak Bakan ile örgüt arasında en önemli işlevi, yani koordine görevi görüyordu. Bakanın hiçbir zaman gözü arkada kalmıyordu.
İkincisi, müsteşarlık makamının iptali, bürokratik departmanlar arasında koordine boşluğu hasıl etti. Orkestrayı ahenk içerisinde yöneten şefin olmaması ortaya arabesk bir yapı çıkardı.
Üçüncüsü; bakan yardımcıları bürokrasinin dışından geldikleri için genellikle bürokratik işleyişe ilişkin mevzuata yabancıdırlar. Kendilerine bağlı birimlerin iş ve işlemleri konusunda bilgi, tecrübe ve birikimleri olmadığı için üst düzey yönetici bağlamında denetleme kabiliyeti ve yeterliliğine de sahip değiller.
Dördüncü bir sıkıntı, siyasi kimlikleri (Çoğunlukla MV seçilemeyenler arasından atanıyorlar) nedeniyle kendilerine bağlı birimlerin tabi oldukları mevzuat yerine yukarıdan göçertilen siyasi emir ve direktiflere göre hareket ediyorlar.
Bütün bunların sonucu olarak kamu kurum ve kuruluşlarının neredeyse bir asrı bulan kurumsal hafızaları, gelenekleri, kültürleri geçersiz kılınmaktadır. Yerine, ilgili kurum ve kuruluşların mahiyetine/kanuniyetlerine/maslahatlarına uygun usul ve metotlar geliştirilemediği için de bürokrasi adeta yazboz tahtasına dönmüş durumda. Yer yer ‘kim kime, dum duma’ anlayışı hakim olmuş durumda.
Yeni bir siyasi dönemde bu kamu kurum ve kuruluşlarının yeniden yapılandırılmaları bile bu ülkenin yıllarını alacak.
İktidarın genel anlayışı, tıpkı milletvekili seçimindeki o motto cümlede olan “ceketimi koysam seçilir” ifadesinde olduğu gibi burada da “o makamlara kimleri koyarsak koyalım fark etmez; nasıl olsa politikaları yukarıda biz belirliyoruz. Aşağıdakilerine de nasıl uygulayacaklarını talim ve emrederiz, yaparlar. Onun için de ehliyet, liyakat yerine sadakat lazım bize…” Üç aşağı, beş yukarı böyle…
Kurumsal yapıların kültürü ve hafızaları kolay oluşmuyor. Bunları yıkmak yerine, varsa ıslahı gereken hususlar onların tadili ve tashihi yapılırdı aslında. Bunu yaparken de konunun uzmanlarıyla istişare edilerek şekillendirilir ve her bir birimin başına da ehliyetini ispatlamış kişiler getirilirdi.
Ne yazık ki geldiğimiz bu noktada, bütün kurumsal yapıların içi boşaltıldı. Ahbap-çavuş ilişkisinin neticesinde ehliyet berhava edildi. Ehliyet gözetilmeyince de bürokrasinin kıyameti koptu.