Dindar Kalarak Siyaset Yapmak Mümkün Olamayacak mı?

by Fahrettin Dağlı

Başlıktaki soruya iki şekilde cevap verilebilir:

Neden olmasın? Bugüne kadar yüzbinlerce dindar / mütedeyyin insan siyasetle iştigal etmiş değil midir?

Ya da,

Siyaset dindar, dürüst, ahlaklı, erdemli insanlara göre değildir, siyasiler er ya da geç ahlaki özelliklerini kaybederler.

Bu iki farklı görüşe de hak verilebilir.

Ancak “Mutlak zikir kemaline masruftur” denilmiştir. Yani, bir kavram spesifik olarak bir şeyi veya bir kimseyi işaret etmiyorsa bu durumda o kavramla ilgili en iyi örnek akla gelir. Örneğin “kitap” denilince akla Kur’an’ın, insan-ı kâmil denilince akla Hz. Muhammed’in (sas) gelmesi gibi…

Mevzumuzda da dindar / mümin kalarak siyaset yapma derken vasat bir müslümanlığı değil, Allah’ın helal saydıklarını helal, haram saydıklarını haram bilen, farz kıldıklarına itaat eden ve sınırları aşmayan, muamelatını ona göre ayarlayan dindar profili kastediyorum.

Dinde kulun Allah’a karşı ibadet ve taate dair hükümleri yanında bir de bunun dışında kalan hukuki tasarruflar, farzlar, helal ve haramlar, akitler, suç, ceza ve benzeri hükümler vardır. Bunlar; ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumların birbiriyle olan ilişkilerini düzenleyen kaidelerdir.

Buna binaen bir müslüman, Kur’an’da vazedilen bu hükümlere uymak zorundadır. Aktif siyasetin içinde olmak o kişinin üzerinden bu yükümlülükleri kaldırmaz. Buna rağmen siyasette bunları ihmal etmek, esnetmek kişiyi dinine karşı samimiyetsiz kılar. Samimi bir mümin bu duruma düşmek istemez. “Ne yapalım bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olacaksak köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demek zorundayız” deyip anlayışını buna göre tanzim etmek hem o kişinin Allah’a karşı olan hukukunu zedeler ve hem de halk nezdinde kendisine güvenilmeyen kişi durumuna düşürür.

Katı laiklik uygulamasının bugüne kadar dindar siyasetçiler üzerinde hasıl ettiği değişim bunun açık bir kanıtıdır. Bugüne kadar aktif siyasetle iştigal edip öncesindeki samimiyetini koruyan çok az kimseyi gösterebiliriz.

Peki, neden insanlar dini inançlarını koruyarak, yaşayarak siyaset yapamasınlar? %99’unun müslüman olduğu ifade edilen bir ülkede insanlar neden siyaset yaparken dinlerinin gerekliliklerini yerine getiremesinler? Aslında bu soru çok partili siyasi sisteme geçtiğimiz günden bu tarafa Türkiye siyasetinin önemli mevzularından biri olarak tartışılmaktadır. Gerek partilerin kendi içlerinde gerekse siyaset arenasında siyaset konuşulurken dini söz ve ritüellerin yasak addedildiği Fransız tipi katı laiklik anlayışı siyasi aktörleri takiye, riya ve istismara teşvik etmiştir. Çoğu zaman da istememelerine rağmen, Allah’ın hoşnut kalmayacağını bile bile siyasetin zaruretlerindendir diye dinen haram olan söz ve eylemlerde bulunmuşlardır.

Toplumun seküler kesimleri bu sefer de muhataplarının takiye yapmasından müşteki oluyorlar. Evet, takiye insanın halini olumsuz anlamda değiştirir, güven duygusunu zedeler. Ancak seküler kesim de en ufak bir dini söylem ve eylem hakkında “irticacılar, gericiler hortluyor” diye yaygara yapmakla bu gidişe yardım etmiyor mu?

Parlamenter düzene geçtiğimiz günden bu tarafa onlarca parti hakkında “lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri” nedeniyle dava açılmadı mı, partiler kapatılmadı mı? Basit bir misal vereyim:

Rahmetli Osman Bölükbaşı’nın Millet Partisinin toplantılarını “Fatiha” Suresi okuyarak başlatması partisinin kapatılma davasındaki gerekçeler arasında sayılmış, parti “laikliğe aykırı politika ürettiği” gerekçesiyle 1954’te kapatılmıştır. Demokrat Parti yöneticileri Yassıada’da yargılanırken benzer iddialar dile getirilmiştir. Oluşturulan politik iklimde adeta ‘dindar kimliğinizi koruyarak siyaset yapamazsınız’ anlayışı hakim olmuştur. Bu anlayış da haliyle Türkiye siyasetinin en kronik hastalığı olarak süregelen takiyeciliği, iki dilliliği teşvik etmiştir.

ABD’de de ve çok sayıda demokratik ülkenin parlamentolarında siyasetçiler görevlerine başladıklarında kutsal kitapları üzerinde yemin ederlerken Türkiye’de halen böyle bir uygulama sözkonusu değildir. Cumhurbaşkanı ve milletvekilleri manevi bir müeyyidesi olmayan bir yeminle görevlerine başlıyorlar. Sadece bu bile siyaset ile dindar kişilik bağlamında izahı olmayan bir husustur.

Sonuç olarak bu ülkede dindar kişilerin siyaset yaparken dinlerinin gerektirdiği hayatı sürdürmeleri adeta imkansız hale getirilmiştir.

Bu beyanlarımdan hareketle dine dayalı bir devlet tasavvuruna sahip olduğum düşünülebilir. Ben devletin dininin adalet olduğuna inananlardanım. Bu toplumda farklı dinlere mensup toplulukların bulunduğuna dikkate alır, çoğulcu yönetim anlayışını benimserim. Ancak inancı ne olursa olsun her siyasetçi bireysel olarak dinlerinin gereğini hiçbir kınamaya, ayıplanmaya, “laikliğe aykırı tutum ve davranışlar” diye etiketlenmeye maruz kalmayarak yerine getirebilmeli. Katı laiklik uygulamasının dayattığı bazı seremonilerden, ritüellerden muaf tutulmalı, farklı tapınma şekillerini anımsatan ve paganist ritüelleri çağrıştıran protokol uygulamalarına icbar edilmemeli, demokrasinin hürriyet ikliminde kendi tercihleriyle siyaset yapabilme haklarını kullanabilmelidirler.

Gelecek yazımda inşallah din istismarcılarının, bezirganlarının siyaset ahlakındaki tutarsızlıkları yazacağım.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept