İLK TAŞI KİM ATSIN?

by Fahrettin Dağlı

15 Temmuz’dan bu tarafa, sosyal medyada muazzam bir bilgi bombardımanı, dezenformasyon fırtınası yaşanmaktadır. Herkes adeta eline bir silah, balta almış birilerini / bazılarını hedef alarak saldırmaktadır. Haklı, haksız milyonlarca paylaşım… Usulden, esastan, ahlak ve nezaketten mahrum yazılar, yorumlar, tenkitler…

Çok azı hariç, herkes birilerine itimat ederek veya arzusuna, beklentisine uygun düştüğü için bilginin sıhhatini araştırmadan insafsızca, korkusuzca / cesurca (!) paylaşabilmektedirler.

Sonuçları itibariyle paylaştığınız her şey doğru olsa ne çıkar? Problemimizi çözüyor mu? Etrafında dolandığımız, bir türlü merkezine yaklaşmaya cesaret edemediğimiz kadim meselimizi hal yoluna sokuyor mu?

Hayır, hayır kendimizi aldatıyoruz. İşin kolayına kaçıyoruz. Dağın arkasında bizi bekleyen tehlikeyi görmekten uzaklaşıyoruz. Paylaştıklarınızın hepsi doğru olsa bile sebeplerine inemediğiniz olayların sonuçları üzerinden yığınla yalan, yanlış çıkarsamalarda bulunursunuz. Bu bizi doğru bir neticeye götürür mü?

Gelin nefsimize yönelelim. Gerek bireysel, gerek toplumsal olarak nerede yanlış yaptık, nerede hata yaptık da bu kadar devasa problemlerle karşı karşıya geldik? Öyle değil mi? Allah adildir. Hiçbir insana, hiçbir topluma hak etmedikleri bir musibeti vermez.

Siyasetçilerimiz, aydınlarımız, tüccarlarımız, bürokratlarımız, din adamlarımız, kanaat önderlerimiz (varsa eğer) otursunlar bu soruyu nefislerine sorsunlar:

“Bize terettüp eden hususlarda bihakkın görev ve sorumluluklarımızı yerine getirdik mi? Hak, hukuk, adalet hususunda ne kadar dürüst davrandık? Bir başkasının hukuku bizi ne kadar alakadar etti? Bizim her işimiz kolay hal olunurken, hiçbir engelle karşılaşmazken, bir başkasının yaşadığı onca ekonomik, sosyal, bürokratik problem ne kadar bizi ilgilendirdi, ne kadar kendimize dert edindik?”

Hiç kimse yalana, inkâra kaçmasın hepimiz suçluyuz. Bir başkasını şeytanlaştırarak nefsimizi temize çıkaramayız.

Siyasetçi siyaseti hangi saikle yapıyor? Neden siyaset yapma ihtiyacı hissediyor? Sorsan herkes ‘vatan, devlet, millet edebiyatı’ yapacaktır. Geçin onu. Bir ilahiyatçımızın son derece isabetli ifadesi ile “Türkiye’de siyaset üç şey için yapılıyor: Komisyon, vizyon, misyon. İlkini sivrisineklere (çıkar odaklı), ikincisini (affedersiniz) eşek arılarına (görüntüsü alacalı ancak bal üretmezler. Sadece toplum içerisinde itibar görmek için), üçüncü sınıfı hakiki bal arılarına benzetiyor ve sonuç olarak üçüncülerin siyasette kalıcı/uzun ömürlü olmadıklarını, alanın ilk ikisine kaldığı” sonucuna varıyor. Üç aşağı, beş yukarı böyle değil mi? Kaç senedir bu alanda gözlem yapan biri olarak bunu yakinen müşahede ettim.

Yine eski bir parlamenterin ifadesiyle: “Meclis turşu küpüne benziyor. İçine ne atarsanız atın neticede hepsi turşu oluyor.” Siyaset kurumunun hali pür melali böyle.

Bürokrasiye bakıyorsun dökülüyor. Siyaset kurumunun açtığı fırsat aralıklarından yürüyerek en yüksek göstergeli bir göreve kavuşma azim ve iradesi… Ehliyet ve liyakatin geçer akçe olmadığı bir yönetim pratiğinde ne kadar el etek öpülürse o kadar makbul olunacağına dair iman, onları bürokrasinin merdivenlerini iki-üç basamak atlatarak zirveye tırmandırmaktadır. Anlayacağınız, ehliyet ve liyakat sadece kitaplarda yazılıdır. Bürokratik seçimin esası değildir. “Bizden olsun çamurdan olsun”, veya “Emirlerimizi, istek ve arzularımız itirazsız yerine getirsin yeter” alışkanlığı ve kültürü ile geldiğimiz nokta burası…

Aydınımıza bakıyorum. Ülkede bu kadar devasa olaylar cereyan etmekteyken, kıyametler kopmaktayken, çıkış yolları tıkanmışken onlar sadece entelektüel birikimlerini piyasaya arz etmekle meşguller. Hâlbuki inandıkları din toplumsal problemleri aşmada en büyük sorumluluğu siyasetçilerle birlikte onlara yüklemiştir (Maide-63). Ya siyaset kurumuna yakın durmanın getirdiği ihtiyat, ya dünyevi gelecek kaygısı, ya da “bir başkası başı çeksin biz de arkadan gidelim” hesabı. Sonuç olarak hesap… hesap… hesap… Bir türlü hesabilikten hasbiliğe inkılap etmeyen aydınlar/entelektüeller…

Cemaatlere, tarikatlara, dini önderliklere, değişik sosyal ve dini ünitelere bakıyorsun sizi umutlandıracak bir şey göremiyorsun. Kendi cemaatinin/topluluğunun geleceğine kilitlenmiş, dini hizmeti daha çok sermaye biriktirmek, daha çok mal-mülk sahibi olmak, geniş halk yığınlarını kendine tabi kılmak, onların varlıklarından, sosyal statülerinden istifade etmek ve bununla da siyasal iktidar üzerinde nüfuz sahibi olmak v.b.

Sait Halim Paşa’nın, Osmanlı’nın son dönemi için ifade ettiği “Osmanlı’nın yıkılışını mukadder kılan en önemli amil, Osmanlı ulema ve ümera sınıfının bozulması olmuştur” tespiti bu gün için de aynen geçerlidir. Konuşması gerekenler ya karnından konuşuyorlar, ya maksadını entelektüel tumturaklı ifadelerle anlaşılmaz kılıyorlar, ya tarafsız duruş adına hakkı ve adaleti teslim etmeye cesaret edemiyorlar, ya kazanımlarını kaybetmemek, ya da gelecekte kavuşacağı muhtemel olan çıkarlarını riske etmemek adına hakkı ve adaleti ketmediyorlar, anlaşılmaz kılıyorlar.

Sonuç olarak dünyevileşme rüzgârının azgınlaştırdığı nefsimiz; aklımızı, fikrimizi, düşünce dünyamızı hapsetmiş durumda. Özgürlüğümüzü, öz benliğimizi az bir menfaat karşılığı kurban verdik. Şimdi de kalkmışız elimize almışız taşlarımızı şeytanı taşlıyor görüntüleri eşliğinde asıl sanık durumunda bulunan nefsimize pay çıkarıyoruz. Taşlanacak nefsimizi okşuyoruz.

Hayır! Hayır! Yüz bin kere Hayır! Siz nefsinizde olanı değiştirmedikçe üzerindeki nimet değişmeyecektir. (Rad/11), (Enfal/53)

Ey Müslümanlar söyleyin şimdi “İlk taşı hangimiz atacak? Bu hakkı kendinde bulacak kaç kişi çıkacak? Hangimiz bu kötü fiillerle malul değiliz?

“Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü Rabbimin acıyıp koruduğu hariç, nefis daima kötülüğü ister. Çünkü Rabbim, Gafûr’dur, Rahîm’dir (bağışlaması sonsuz, rahmeti sonsuz). (Yusuf:53)

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept