Allah adaleti emreder ve adil idareyi metheder. Burada can yakıcı soru şudur: nasıl adil olunabilir? Öyle ya, “adil olacağım” demekle adil olunmuyor. Tumturaklı ifadelerle hamaset yaparak da adil olunmuyor. Bir şeyin ilmine ne kadar vakıfsanız o işte/uğraşta o ölçüde başarılısınız demektir. Başka bir ifadeyle, sahip olduğunuz hakikat ilmine ne kadar vakıfsanız ve ne kadar o ilme teslim olmuşsanız, onda fani olmuşsanız o kadar başarılısınız demektir. Başarı ve isabetin temel şartı, o işin kanuniyetlerine, prensiplerine kemalen teslimiyeti gerektirir.
Malum Hz. Süleyman hem bir Peygamber ve hem de refah düzeyi yüksek olan bir tahtın, bir devletin hükümdarı idi. Hz. Süleyman’ın kıssasının anlatıldığı Neml Süresindeki ayet bağlamının ilk ayeti:
Şanım hakkı için Biz, Davud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik. İkisi de: “Hamd O ALLAH’a ki,” dediler, “bizi Mü’min kullarından birçoğuna üstün kıldı.” (Neml:15)
Bir defa ilk şart, her neye sahipseniz onu verenin Allah olduğu inancını ve şuurunu kaybetmemek. İkinci şart ise, her ne iş yapıyorsanız yapın o işin ilmine vukufiyet kespetmektir. Bu hakikatin farkında olan Hz. Davut ve Hz. Süleyman, kendilerine verilen bu ilme karşılık Allah’a hamd ederek başlıyorlar. Onlar da şunun şuurundalar ki, gücün/iktidarın ayartıcı, iğva edici etkisi ancak ilim ve hikmetle sınırlanılır ve korunur.
Malum, iktidar da bir emanettir. Hem de sahip olunan en büyük emanetlerden biri. İcabında milyonlarca insanın ve varlık aleminin tümünü kuşatan bir hakimiyet. İlim, bu hakimiyetin nasıl kullanacağına dair bilgi ve şuurdur. Emanetlerin sahiplerine ihanet edilmeden kullanımına dair ilim…
Hz. Davut ve Hz. Süleyman’ın ilmin rehberliğinde kurdukları adalet ve rahmet devleti kendilerinden sonra gelen uygarlıklara rehberlik/kılavuzluk etmiştir. Adalete yaslanan bu medeniyet devletinin ziyaları antik Yunan düşüncesine de kaynaklık etmiştir.
Surenin bir başka ayeti:
Derken karınca vadisine geldikleri zaman, bir dişi karınca şöyle dedi: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezmesin!” (Neml:18)
Hâşâ! Allah abesle iştigal etmez. Neden yeryüzünde yürüyen ve o gün için çıplak gözle görülebilen en küçük varlık olan karınca örneği? Öyle bir ilimle ve hikmetle teçhiz edilmiş bir yönetim ki, o gün için tespit edilebilen yerde yürüyen en küçük varlık olan karıncaların bile hukukunun mevzu edildiği bir hukuk düzeni… İktidar hikmetle birleşirse karıncayı incitmeyen bir yönetim modeli ortaya çıkar. Allahüâlem bu kıssadan bize verilen en önemli mesaj şudur: “Ey iktidar sahipleri, gücü ve iktidarı elinize geçirirseniz böyle hikmetli davranın, yoksa emanete ihanet etmiş olursunuz.”
Bakınız, karıncanın endişesini Süleyman Peygamber nasıl karşılıyor? Kendi nefsine pay çıkartmadan Rabbine iltica ederek,
“…Rabbim! Beni nefsime öyle hâkim kıl ki, gerek bana, gerek ana babama bağışladığın nimetlere şükredeyim. Seni razı edecek salih ameller işleyebileyim. Ve beni rahmetinle, salih kullarının arasına dâhil eyle!” (Neml:19)
Haddini ve sorumluluğunu bilen bir yönetici/lider bırakınız insanları, karıncayı bile incitmez. Yoksa iktidar ve gücü zulmüne alet eder. Dünyayı yöneten biri de olsan Sultan Süleyman gibi kendini denetleyemiyorsan hiçbir şey değilsin. Kuracağın mekanizmalar ile hem iç ve hem de dış denge ve denetimi eşzamanlı götürebilme imkanına sahip olabilirsiniz. Bu da Allah’tan bağımsız olmaz. Allah’ın yardım ve inayeti olmadan bu denge düzenini kurabilmek mümkün değildir. O halde yaratanın kullanma kılavuzuna harfiyen uymakla yol alınabilinir. Allah ile ilişkiyi doğru kurarsanız, kendi iç denetiminizi kurabilme imkanını elde edersiniz, iç denetiminizi de kurma imkanına sahip olabilirseniz elinize geçen iktidar ve gücü doğru kullanır, karıncayı bile incitmezsin.
“…Şeytan onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş…” (Neml:24)
İktidara/güce erişmek/kavuşmak her zaman için doğru yol üzere olduğunuz ve Allah’ın size yardım ettiği anlamına gelmez. Bazen de ayette ifade buyrulduğu üzere şeytan ellerindeki iktidar imkanını süslü göstererek amacınızı saptırabilir. Aracı amaç olarak görmeye başlarsanız, dosdoğru yoldan sapıp, aracı size amaç olarak gösteren şeytanın yoluna sapar ve zalimlerden olursunuz. İktidar, servet ve gücün ayartıcı benliğine dikkat etmemizi istiyor bu ayet. Her verilen nimetin bir sorumluluğu var. Ya sorumluluğu taşır dosdoğru yolda yürümeye devam ederseniz veya yolunuza çıkan şeytanın sizi aldatıp saptırmasına müsaade edersiniz. İşte imtihan boyutu…
İktidar, güç, servet, şöhret, güzellik ve buna benzer her şey haddi zatında iki tarafı keskin bir bıçak gibidir. Dikkat etmezseniz sizi de kesebilir. Bir ameliyat bıçağı bir insanın hayatını kurtarabildiği gibi aynı zamanda bir cinayet aleti de olabilir. İşte bunun gibi.
“(Oysa) büyük Arş’ın sahibi olan ALLAH’tan başka ilah yoktur.” (Neml:26)
Mutlak taht, yani mutlak ve gerçek iktidar yalnızca Allah’a aittir. Diğerleri imtihandır, geçicidir, yıkılır. Belkıs’ın, Süleyman’ın, Davud’un ve tüm sultanların ve tüm güçlerin iktidarı da geçiciydi. Kalıcı ve mutlak olan Allah’ın iktidarıdır. O halde mutlak olan iktidara karşı isyan edip de geçici olan iktidara kanmayın. Geçici olan iktidara aldanıp da, mutlak olan iktidara sırt dönmeyin.
Cinlerden bir ifrit: “Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz.” dedi. (Neml:39)İşte burada yine müthiş bir sembolik değere atıf var: Şeytani zekâya sahip biri de iktidarı/gücü ele geçirebilir. İktidarı ele geçirmek, iktidar sahiplerinin haklı olduğunun garantisi değil. Ayette verilen örnekte olduğu gibi şeytani zekâya sahip bir ifrit bile devlet tahtını, iktidarını ele geçirebilir. Burada verilen mesajlardan biri şudur: Başarı veya haklılığın ölçüsü iktidarı ele geçirmekle değil, onu nasıl kullandığınla ölçülür. Eğer haklılığını iktidardan ve güçten alıyorsan, buna güvenme. O gittiğinde senin her şeyin gitmiş olur. Ama gücünü ilim, ahlak, hak-adalet, fazilet ve Allah ile kurduğun doğru ve sahih ünsiyetten alıyorsan, gerçek iktidara yaslanmışsın demektir.
Ama Kitap’tan bir ilmi olan kimse ise: “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getirebilirim.” derdemez, Süleyman tahtı yanında duruyor görünce: “Bu, Rabbimin lütuflarındandır. Bu nimet, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlerden mi olacağım diye beni sınamak içindir. Şükreden, kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O, çok kerem sahibidir.” (Neml:40)
Hiçbir faninin ilmi Allah’ın sahip olduğunu aşamaz, hepsi sınırlıdır. Faniler içerisinde hiçbirinin ilmi de O’nun gönderdiği peygamberlerin ilmini geçemez. İşte burada bu hakikat bir daha vurgulanıyor. Kendisine verilen bütün nimetlerin, başarıların, güç ve kuvvetin yegâne sahibinin Allah olduğuna dair iman… Yanında bulduğu tahtın kendisi için ne manaya geldiğini muhakeme eden bir akıl ve ilim… İktidar/taht/güç sadece bir sınama aracıdır. Bunun şuurunda olan peygamber bu hakikatle bir daha yüzleşiyor ve hemen şunun altını çiziyor: “Şükür mü, nankörlük mü edeceğim” diye beni sınıyor. Yani buna sevinmek, mutlu olmak yerine Rabbine iltica ile titriyor adeta. İnsana verilen her özel bilgi, yetenek, kabiliyet bir sınavdır aynı zamanda. Çünkü bir emanettir. Eğer emanete ihanet ederse, nankörlük ederse cezasını görecektir. Eğer sadakat gösterirse şükretmiş olacaktır.
İşte burada da Hz. Süleyman kendisine verilmiş olan, ya da kendisine kitaptan bir pay verilen, bunun bir emanet olduğunu, emanete ihanet edilememesi gerektiğini söylüyor. Allah bu kıssa ile insan, iktidar ilişkisinin çerçevesini biz insanoğluna sunuyor. Sebe Melikesi, imtihanın sonunda sahip olduklarının geçici olduğunu öğrenerek mutlak iktidarın sahibine teslim oldu. İlim, bilgi ve hikmete teslim oldu. Sadece Allah’a baş eğileceğini, kulluk edileceğini öğrenmiş oldu.