Pek çoğumuz adaleti, dar, basit ve sığ anlamıyla kullanıyor ve anlıyoruz. Hâlbuki canlı veya cansız her şeyin tabi olduğu adalet miyarları var. Kavramlarında…
Son birkaç yıldır, iktidar aktörlerinin ‘İslami referansları’ öne çıkartan söylemleri nedeniyle iktidara yönelen itirazlar aynı ölçekte olmasa bile ‘dine’ ve samimi dindara da yönelmiş durumda. Sanki Türkiye’de İslami hassasiyetleri olan herkes AKP’liymiş veya İslam’ın yegane siyasi temsili AKP’deymiş gibi bir intiba söz konusu. Bu vehim iktidarın da işine geliyor. Malum siyasette bir ‘arka bahçe’ kavramı var!.. Bu mahalle mukimlerini ilgilendiren bir durumdur. Ancak en kötü olanı ise yapılan bütün yanlışların ‘Dinin hanesine kaydediliyor olması. ‘İslam’ ile ‘Müslüman’ kavramlarının birbirinin yerine kullanılıyor olmasıdır. Ve belki de izahında en çok zorlandığımız mevzulardan birisidir bu.
Muhataplarımıza, ‘Müslümanlık iddiasında bulunan herkesin nihayetinde insan olduğunu; Müslümanlık iddiasında ne kadar samimi olup olmadıklarını bilecek olanın Allah olduğunu; kişilerin, dini ve sair inançları üzerinden yargılanmayacağını ancak, yapıp-ettikleri ve uyguladıkları politikaları üzerinden yargılanmaları gerektiğini’ ifade etmeye çalışıyoruz. Ancak çok zorlanıyoruz. Bir yandan alabildiğine dini kavramlar üzerinden politikalarını meşrulaştırmaya çalışanlar ve bir yandan da onları din üzerinden yargılayanlar. Farkındalar veya değiller; temelde her iki tarafta aynı yanlışa hizmet ediyor.
Hz. Peygamber, ‘Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.’ diye ifade buyurmuştur. Hz. Aişe’ye Hz. Peygamber sorulduğunda “Onun ahlakı Kur’an’dı.” Dolayısıyla da bu dine mensubiyet iddiasında olan herkesi bağlayan şey, ‘Kur’an’ın ahlakı!..’ Burada temel mesele, ‘kimin ne kadar dindar olup olmadığı’ değildir. Ki bunu bilme imkanımız da yok. Sadece amellerine/eylemlerine, muamelatına / ilişkilerine bakarak kanaat sahibi olabiliriz.
Her disiplinin tabi olduğu bir ahlak vardır. Siyasetin, ticaretin, bürokrasinin, toplumsal münasebetlerin ayrı ayrı tabi oldukları ahlak kuralları vardır.
Eğer Müslümanlık iddiasında bulunan birisini ‘dindarlığı’ üzerinden yargılayacaksak ne ile iştigal ettiğine bakmamız lazım. Davranış ve eylemlerini bu ilgili disiplinin tabi olduğu ahlak kurallarına götürmemiz lazım. Ona göre bir kanaat edinmiş oluruz. Mesela Hz. Ömer, bir şahsı tanımanın üç yolunu gösteriyor; ‘beraber yolculuk, ticaret veya komşuluk yapmak.’ Yani, muamelat hukuku.
O halde şimdi yaman soruyu soralım; Bir Müslüman siyasetçinin toplumu yönetirken uyguladığı politikaları hangi kriterler üzerinden değerlendirip, İslami anlamda ahlaki davranıp, davranmadığı konusunda fikir ve kanaat sahibi olmuş olalım. Temel kriterleri saymış olayım;
-Herkese adil davranıp, davranmadığı;
-Devletin bütçesinden (tüyü bitmemiş yetimin hakkı) üzerinde nasıl bir tasarrufta bulunup, bulunmadığı; hakları ve hukukları gözetip gözetmediği; istihsal edilen milli hâsılayı adil bir şekilde tevzi edip, etmediği;
-Rüşvet alıp, almadığı; verip, vermediği;
-İnsan haklarına (kul haklarına) riayet edip, etmediği;
-Ayırımcılık yapıp yapmadığı;
-Ekonomiyi ifsat eden haksız kazançların önüne geçip, geçmediği;
-Serbest rekabeti sağlayıcı kural ve prensiplerin belirlenip, belirlenmediği; denetlenip, denetlenmediği; müeyyide uygulanıp, uygulanmadığı;
-Göreve getirilen kişilerde ehliyet ve liyakati gözetip, gözetmediği;
-Kişilerin can, mal ve inanç güvenliklerinin sağlanıp, sağlanmadığı;
Bunlara ilave edilebilecek daha başka maddeler!
Burada konuşacağımız, tartışacağımız, müzakere edeceğimiz mevzu, ‘Toplumu” ilgilendiren temel ahlak kurallarıdır. Yöneticilerin uygulamalarını bu temel ahlak kuralları şablonuna oturtup ölçer biçeriz. Artılarını ve eksilerini görürüz.
Bunu yapmayıp, kişinin namazına, niyazına; tutmuş olduğu oruca; kıraatine bakarak hüküm vazetmeye kalkışırsak hem mevzuya ve hem de Allah’ın vaaz etmiş olduğu dine haksızlık etmiş oluruz. Dediğim gibi kişinin Rabbi ile olan ‘kulluk’ ilişkisini ölçme imkanımız olmadığı gibi bizi de ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren kısmı bize dokunan cihetidir. Buradan çıkaracağımız sonuç ‘dinin ahlakı’ değil, kişilerin bireysel ahlaklarıdır. Dolayısıyla kişilerin mensubiyet iddialarından hareketle yaptıkları yanlışlar ve haksızlıklar nedeniyle sözkonusu inancı yargılama hakkımız yoktur. Nasılki, yanlış teşhis ve tedavi uygulayan hekimden hareketle ‘hekimlik’ mesleğini yargılayamayacağımız gibi…
Dinin ve onun Peygamberinin hak olduğu konusunda şüphemiz yoksa o zaman asıl mesele bu dinin müntesibi olduğu iddiasında olanların dini anlama ve yaşamadaki sıkıntılarıdır. Bu da dine mal edilemez.
Bugün iktidar üzerinden tenkit edilen ve muhalefet edilen hiçbir şey dine mal edilemez, tenkidi yapılan tamamen iktidar aktörlerinin keyfi tutum ve davranışlarıdır. Bunu tefrik etmemiz lazım. Dini ve dindarı ilzam edecek şeylerden kaçınmamız gerekir.
Son olarak şunu söylemiş olayım; AKP siyasetini din ile telif etmek İslam’a yapılabilecek en büyük bühtandır. İktidar mensupları, işledikleri onca yalan, yanlış ve haram fiillerini Allah’ın dinine dayandırma gayretleriyle ne kadar büyük bir günah işliyorlarsa, onların bu tutum ve davranışlarını İslam’dan kaynaklanıyormuş gibi yansıtan ve bunun üzerinden İslam’a fatura çıkarmaya çalışanlar da o derecede hata, yanlış ve günahla malul hale gelmiş olurlar. -Allah muhafaza- daha ilerisini söylemeye dilim varmıyor. Onun için de herkesi kavramları daha dikkatli ve özenle kullanmaya davet ediyorum. Bir anlamda kavramları yerli yerince kullanmak da adaletin gereğidir.
Sapla, samanı birbirine karıştırmayalım; faturası ağır olabilir. Bilmiyorum, meramımı anlatabildim mi?