KÖTÜLÜĞE, HARAMA, ZULME KARŞI DİRENÇ

by Fahrettin Dağlı

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder (önerir, teklif eder, yayar), kötülüğü önlemeye çalışırsınız. Çünkü ALLAH’a inanırsınız…” (Al-İ İmran:110)

Hz. Muhammed ümmetinin evrensel misyonu, insanların iyiliğini temin etmektir. Bunun için çalışmaktır. Ve bir nitelemeden hareketle Allah’a imanın tezahürü olan özellik ifade buyruluyor: “İyiliği teklif eder, kötülüğü önlemeye çalışırlar.”

Ümmet, bu misyonunu yerine getirmekten uzak olduğu ölçüde insanlıktan, iyilikten, barıştan, mutluluktan, huzurdan ve refahtan uzak kalmaktadır. Yeryüzü barışının ve mutluluğunun şartı, aramızda kendilerini “İyiliği yaymak,önermek ve kötülükleri önlemeye çalışmak” ile yükümlü addeden bir topluluğun bulunmasıdır. Ki “emr” sözcüğünün Kur’ani anlamlarından biri de önermektir, teklif etmektir. Ne yazık ki bu ibadet artık bizim için neredeyse yitik farz haline gelmiştir.

Bu ayeti aynı surenin 104. ayeti ile birlikte tefsir ettiğimizde daha iyi anlaşılmış olur:

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği öneren, kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Al-İ İmran:104)

Bu ve benzer ayetler İslam’da yanlışa, kötülüğe, harama karşı muhalefeti emretmektedir. Çünkü İslam’da hiç kimse masum değildir. Ve herkesin uyarıya, öğüde ve nasihate ihtiyacı vardır. İnsan, kendi içgüdüleri ve ayartıcı öz benliği ile her an baş başadır. Bu yüzden de her an yanılabilir.

İnsanın bu tabiatı bilindiği için bir otokontrol müessesesi getirilmiştir. Bu, İslam toplumunun kendi kendisini kontrol etmesine, kendi istikamet açısını sürekli gözden geçirmesine ve kendi kendisine yönelik bir özeleştiri yapmasına kapı aralamaktadır.

Ve yine Kur’an’da buyurulur ki:

“Bir de, öyle bir fitneden sakının ki, o fitne içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz. Ve yine bilin ki, ALLAH’ın azabı çok çetindir.” (Enfal:25)

Öyle bir toplumsal çözülmeden, yozlaşmadan sakının ki, bu durum sadece ona neden olanlarla sınırlı kalmaz. İyiliği emir, kötülükten alıkoyma hususunda ihmallerinden dolayı o toplum içinde yaşayan ama bu vecibeyi yerine getirmeyen insanları da içine alır. Sebep olmamakla birlikte, engellemeye kalkmayan, ihmal eden insanların da üzerine gelir ve onlar da yozlaşmadan zarar görürler.

Toplumsal hastalıklara karşı sürekli bir eylemlilik haliyle direnen güç, “iyiliği öneren, çoğaltan ve kötülükleri telin eden ve mâni olmaya çalışan” insanlardır. Eğer bu insanlar da bunu yapmayacak olurlarsa veya toplumun arasından bir şekliyle çıkıp giderlerse, yani bu farzı yerine getirecek kimse kalmayacak olursa o toplum, direncini kaybeder ve aydınlanmaya vesile olan sigorta da atmış olur.

Yine meşhur bir hadiste; zulüm, yanlış, günah ve harama karşı bir müminin tavrının, duruşunun ne olması gerektiği şöyle açıklanıyor;

“Bir kötülük gördüğünde gücün yetiyorsa elinle engellemeye çalış, değilse dilinle, ona da gücün yetmiyorsa kalbinle buğz et. Bu ise, imanın en zayıf noktasıdır.”

Yine bir başka hadis metninde, “Bundan sonrasında iman yoktur.” diye buyruluyor.

Resulallah’ın bu metoduna göre, mümin önce fiili olarak kötülüğün kendisini, gücünü, nedenlerini ortadan kaldırmaya çabalar. Kaynağını kurutmaya çalışır. Bu, kötülüğe karşı eylemdir. Eğer buna gücünüz yetmiyorsa, güç yetiremiyorsanız bu sefer dilinizle kötülüğün kötü olduğunu hem ikrar eder hem de başkalarına aktarırsınız, anlatırsınız. Tabii buna da gücünüz yetmiyorsa o kötülüğün kötü olduğunu bilmenin size yüklediği bir görev olan kötülüğe buğz etme görevini yerine getirir ve buğz edersiniz. Peygamberimizin ifadesi ile bu imanın en düşük derecesi, ya da diğer rivayete göre kendisinden sonra iman olmayan bir alt sınırdır.

Günaha aldırmamak, günah işlemekten daha kötü bir durumdur. Kötüye engel olup, iyiyi teşvik etmeyen, önermeyen, kötülüğe buğz etmeyen bir insan elbette ki günaha karşı duyarsız kalmış demektir. İyiye verdiğiniz değer, kötüye gösterdiğiniz tepki ile ölçülür.

Bir insan ki kötüye tepki göstermiyorsa, hakka, adalete, güzele, iyiye, doğruya inanmıyor demektir. Çünkü hakka ve adalete inanmanın ve önermenin bir bedeli vardır. İyi ve hayırlı olanın yaygınlaşmasına çalışmak, ona olan inancınızın gereğidir, bedelidir.

Eğer iyiliği önermeyip, kötülüğe mâni olmak için çabalamıyorsanız, belki fizyolojik olarak diri sayılırsınız ama manevi olarak ölüsünüz demektir.

Kötünün iyiyi, iyinin de kötüyü ortadan kaldırdığını bilenler, iyiliği önerip yaygınlaştırmak ve kötüye mâni olmak konusunda var güçleri ile mücadele ederler.

İşte bu sivil harekete İslam tarihinde “Hisbe” ya da “İhtisap” müessesesi ismi verilmiştir. Bu hareketin sivil üyeleri toplum içerisinde kendilerini kötülükle mücadele ve iyiliği yaygınlaştırma hususunda görevli addetmişler. Bunu siyasal yönetime/devlete bırakmamışlar. Çünkü onlar kötü olduğunda onlara kim iyiliği hatırlatacak? Kim güzeli emredecek, kim onları kötüden ve kötülükten alıkoyacak? Onun için İslam’ın bu iyiliği önerme ve kötülüğe engel olma müessesesi hep siyasal erkten bağımsız sivil bir müessese olarak işlemiş, fonksiyon ifa etmiştir.

İşte ihtisap müessesesi sayesinde İslam toplumlarında sürekli bir oto kontrol imkânı doğmuş. Mesela Hz. Ömer, çarşı-pazar kontrolünü, bir başka ifade ile denetimini bir kadına teklif etmişti. Devlete bağlı bir teşkilat değildi. Zaten o dönemde, bizim bildiğimiz manada bir devlet teşkilatlanması da yoktu. Çarşı pazarı hasbi olarak denetleyen bu sivil görevliler, bir yanlış, bir hata gördüklerinde; ya da iyi diye kötü bir mal satıldığını fark ettiklerinde, ya da kusurlu malı kusursuz diye satan bir satıcı gördüklerinde anında uyarmışlar, olaya müdahale etmişler ve zulmü önlemişlerdi.

İşte bu manada Kur’an, siz insanlık adına çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyi ve doğru olanı emreder, kötü ve yanlış olandan alıkoyarsınız derken içimizden mutlaka diri bir toplumun bulunmasını istiyor. O toplum ölmüş olabilir. Bugün olduğu gibi…

Bir gün toplumsal dönüşüm menfiden müspete, olumsuzdan olumluya doğru olacağı zaman işte o dönüşümün başlatıcısı o topluluk olur.

Adeta maya olur o topluma. Yeni bir toplumun inşası için temel hammadde olur, malzeme olur, ya da tohumluk olur. İşte o tohumu ekerek yepyeni, diri bir toplum ortaya çıkarabilirsiniz. Bu yüzden bu ümmetin içerisinde de mutlaka böyle bir topluluk bulunmalı. Çünkü bu, Allah’a iman etmiş olmanın bir ispatıdır. Allah’a imanınız, hakikate imanınız, o hakikati insanlığa taşımanız anlamına geliyor. Eğer iman ettiğiniz doğruları yaygınlaştırmayacaksanız, eğer yanlışlara, kötülüklere mâni olup engel olmaya çalışmayacaksanız, Allah’a imanınızın değeri nedir ki? Bu iman, iman olur mu?

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept