Ulus devlet karşıtlığıyla sık sık gündeme gelen ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Orta Doğu’da demokrasinin işe yaramadığını, “bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey ister beğenin ister beğenmeyin ‘hayırsever bir monarşi’ olmuştur” ifadelerini kullandı.
Barrak’ın bu beyanları gerek Türkiye’de ve gerekse Ortadoğu’da “ABD için demokrasi, Ortadoğu için monarşi öneriyor” denilerek çok eleştiri aldı.
‘Hayırsever monarşi’ ile kastedilen yönetim biçiminde monark halkının iyiliğini her şeyin üstünde tutar ve gücünü bu doğrultuda kullanır. Monarkın kişisel erdemleri ve halka karşı sorumluluk bilinci ön plandadır. Ancak, bu sistemin sürdürülebilirliği ve etkinliği, monarkın karakterine ve halkın desteğine bağlıdır. Bu kavram, siyasette aslında yerleşik bir yönetim modeline değil, otoriter ama “iyi niyetli” olduğu varsayılan bir lidere işaret eder. Ayrıca Ortadoğu’daki bazı monarşilere ad olurken hızlı karar alma ve istikrar gibi avantajlar iddia etse de siyaset bilimi literatürü bu rejimlerin hesap verebilirlik, özgürlük ve güç devri gibi temel demokratik normlardan uzak olduğunu vurgular. Kısacası “hayırsever monarşi”, halkın refahını koruyan bir lider anlatısına dayanır fakat bu, kurumlara değil kişisel iyi niyete güvenmek demektir. Bu yüzden modern demokrasi teorilerinde sürdürülebilir bir yönetim modeli olarak görülmez ve akademide en çok eleştirilen siyasi mitlerden biri sayılır.
“Batı, bu bölgeye yön vermekte ya da bir düzen mimarisi sunmakta pek de iyi bir iş çıkarmadı. Sykes-Picot’tan beri Batı’nın, bölgenin (Orta Doğu) kendi içinde gelişmesine izin vermek yerine bölgeye dayattığı neredeyse her karar bir hata oldu ve biz bugün bunun sonuçlarını yaşıyoruz.” diye konuşan Barrack, Orta Doğu’nun meselesinin “aktörler” olduğunu söyleyerek “Bu kavram, Federalizmle değil, demokrasiyle değil, merkezileşmeyle değil, liderlikle ilgilidir.” ifadelerini kullandı.
Barrack ayrıca, Irak ve Libya’dan örnek vererek Batı’nın parlamenter diyalog istediği her yerde “sonucun hep bir felç hali aldığına” dikkati çekti ve Batı ülkelerinin talepler dayatmak yerine yön göstermesi gerektiğini belirtti.
Büyükelçinin bu beyanlarının arka planında ne var diye haklı bir tereddüdümüz olmamış ve beyanlarını daha sağlıklı bir zeminde değerlendirmiş olsaydık herhalde bunları ilk defa bir Batılı siyasal aktörün / diplomatın Ortadoğu toplumları ve siyasal idareleri için yaptığı önemli açıklamalar, itiraflar olarak görebilirdik.
Mamafih biz yine de Barrak’ın Ortadoğu ile ilgili misyonundan bağımsız olarak kızmadan, köpürmeden söz konusu beyanlarla ilgili değerlendirmelerimizi akl-ı selim ile yapmaya çalışalım.
Makul düşünen herkesin kabul ettiği gerçek şudur: Batı, bu bölgeye yön vermekte ya da bir düzen mimarisi sunmada adil ve dürüst olmadı. Sykes-Picot’tan beri bölgenin (Orta Doğu) kendi içinde gelişmesine izin vermek yerine bölgeye dayattığı neredeyse her karar bir hata oldu ve biz bugün bunun sonuçlarını yaşıyoruz.
Osmanlı’nın yıkılışıyla birlikte Batının Sykes-Picot’la Ortadoğu’da çizdiği sınırlar ve arkasında durduğu yöneticiler bölgeyi hiçbir zaman iflah olmayacağı bir iklime mahkum etmiştir. Onun için de Osmanlı siyasi coğrafyası bugün dünyanın en kanlı hadiselerinin cereyan ettiği bir arenaya dönüşmüştür.
Barrak’ın Ortadoğu için öngördüğü, isabetli bulduğu ‘hayırsever monarşi’ fiili durumun hayırla taçlanmasıdır. Adeta şunu demek istiyor: Ortadoğu toplumları fiili olarak monarşiyle idare ediliyorlar, bari hayırlı olan monarşiyle yönetilsinler. Monark, halkının iyiliğini her şeyin üstünde tutsun ve gücünü bu doğrultuda kullansın, monarkın kişisel erdemleri ve halka karşı sorumluluk bilinci ön planda olsun.
Osmanlı İmparatorluğundaki “millet sisteminin”, yüzlerce yıl farklı grupların merkezi sistemde varlıklarını sürdürmelerine imkan verdiğini anımsatan Barrack, yeni nesil için yeni bir diyaloğa ihtiyaç olduğunu, bu diyaloğun savaş olmadığını vurguladı.
Bu beyanlardan da anlıyoruz ki, ABD bölgedeki hükümranlığı / egemenliği bölgesel bir güce teslim edip oradan çekilmek istiyor. Bunun için elindeki tek seçenek NATO üyesi Türkiye’dir. O sebeple Türkiye’ye yeni bir Osmanlı modeli öneriyor.
Ülke olarak öyle bir noktaya geldik / getirildik ki, demokrasinin araçlarıyla da monarşik bir rejimin inşa edilebildiğini gördük. Muhtemeldir ki, gelecekte mevcut durumu kabullenip bari “hayırlı bir monarşi olsun” noktasına geleceğiz. Bu durum sadece Türkiye ile ilgili bir gelecek tasavvuru da değildir. Siyasi gelişmeler öyle gösteriyor ki, önümüzdeki süreçte pek çok batılı devlet için de bu cümleler telaffuz edilecek. Dünya adım adım otoriter rejimlerin hakimiyetine girecek.
Daha adil, daha insani, daha ahlaki yeni bir siyasi rejimi inşa etmeyecek olursak korkarım ki, bu tür monarşik rejimler Türkiye örneğinde olduğu gibi demokratik seçimlerle iş başına gelecekler.
Bugün ilim, ahlak ve hikmet sahipleri için farz derecesindeki sorumluluk, bu muhtemel öngörülere karşı demokrasinin zaaflarını, hastalıklarını tedavi ederek, keyfi idarelerin önüne geçecek yeni bir siyaset belgesi oluşturmaktır. Değilse bugün dünyaya düzen vermekte olan ABD ve onun beslemesi İsrail’e karşı çağın mağlupları başlığı altında tarihi kayıtlara geçeceğiz. Allah muhafaza…