Cumhuriyetin ilanından bu tarafa birlikte yaşama iradesinin bir sonucu olan “çoğulcu” bir rejimi inşa etmek mümkün olmadı. Farklılıklardan, çeşitlilikten hep korkar olduk. Yönetimin, egemenliğin elimizden kayıp gideceğinden endişe ettik.
21. Yüzyılın dünyasında Batı Avrupa toplumları tüm eksikliklerine, yanlışlarına rağmen bunu başarabilme kudretine eriştiler ama mensup oldukları dinin vazettiği esaslar içinde bunu kolaylaştıran emirler bulunan müslüman toplumlar birlikte yaşama tecrübesine de sahipken bugün bambaşka bir yere savruldular. Bu tenakuzu çözmek bizim asli meselelerimizdendir.
Hz. Peygamber bir bakıma çoğulcu rejimin ilk mimarlarındandır. Medine’ye hicret ettiği zaman geldiği bölgenin muhaciri olmasına rağmen inisiyatif alarak orada yaşayan farklı toplulukları bir araya getirmiş, müzakereler sonucunda rızaya dayalı bir konsensus oluşturmuş ve bir toplumsal sözleşmenin akdedilmesini sağlamıştır. Bu anlaşmanın garantörü de müslümanları temsilen kendisi olmuştur. O güne kadar böyle bir tecrübe yaşamamış bulunan bir toplum için olabilecek en geniş kapsamlı sözleşmeyi tanzim edip tarafların rızasına sunmuştur. O dönemde 13.000 nüfuslu Medine’de sadece 600 müslümanın lideri olarak Hz. Peygamberin bütün tarafların rızasını alarak böyle bir girişimde bulunması ve bunda başarılı olması o günün şartlarında olağanüstü büyük bir başarı sayılmalıdır.
Toplumsal sözleşme bugünün anayasalarından daha önemli bir akittir. Çünkü bugün modern dünyada anayasalar o toplumu oluşturan kesimlerin bir araya gelerek konuştukları, istişare ettikleri ve bir anlaşmaya vardıkları metinler değildir. Elitlerin hazırladığı metinlerin meclislerde oylanmasıyla vücut bulurlar. Halbuki Medine Sözleşmesi, Medine’de ikamet eden bütün tarafların katılımı, iradesi ve rızalarıyla akdedilmiştir.
Allah Kitabında, “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.” diye buyurmaktadır. Allah’ın iradesi plüralist istikamette kültürel çoğulculuğa yöneliktir. Burada insanlığın, kültürel zenginlikten yararlanması murat edilmiştir.
Kur’an-ı Kerimin sergilediği bu çoğulcu kültürel yapıdan dolayı Müslümanlar kendilerinden emin bir politika izlemişlerdir. Bu tavır onlara İslam dünyasında var olan veya dışarıdan gelen kültürlere ve ideolojilere kendilerini anlatma ve inançlarını yayma imkanı vermiştir. Bunun için Müslümanlar, karşılaştıkları her türlü kültürel ve felsefi hareketle ilişki içine girmekten çekinmemişlerdir. Müslüman yöneticilerin yönettiği toplumlarda, diğer dinlere karşı, şiddet kullanılması ve fiili baskı yapılması yasaklandığı için bu bölgeler dünyanın diğer yörelerinden göçe zorlanan veya zulme maruz kalan diğer din mensuplarının sığındıkları güvenli limanlar olmuştur.
Osmanlı, Selçuklu ve Endülüs Emevi devletleri de dünyanın o günkü konjonktüründe bu çoğulcu anlayışı ve pratiğini inşa etmede ciddi bir başarı gösterebilmişlerdir. İslam medeniyetinin yol göstericiliğinde “Çokluk içinde birlikte yaşama” formülünü hayata geçirmişlerdir.
Bugüne geldiğimizde “tek…tek…tek” nakaratlarıyla tekrarlanan sözüm ona toplumsal, siyasi birlik mesajları altı boş, zamanın gerçekliğinden uzak hamasi nutuklardan öteye geçemiyor. Eğer önümüzdeki yüzyıla bu endişeleri izale edip mutlu ve müreffeh bir toplum olarak girmek istiyorsak çoğulcu bir siyasi birliği inşa etmemiz elzemdir, kaçınılmazdır. İstesek de istemesek de dünya gittikçe küçülüyor, küreselleşiyor. Toplumlar arası geçişkenliğin hızlandığı bir dönemde mütecanis, homojen bir toplum oluşturma hayali bir ütopyadır. Küresel dünyada konar, göçer hareketliliğin yaşandığı / yaşanacağı bir çağda vatan kavramı bile belki de yeniden tanımlanacaktır.
Sosyal, siyasal ve kültürel anlamda güçlü olan toplumların diğer toplum mensuplarıyla bir arada yaşamaktan bir korku ve endişelerinin olmaması gerekir. Bir zamanlar AB’ye tam üyelik konusunda yaşanan dini ve kültürel endişeler müslümanlar olarak sahip olduğumuz inançla ilgili özgüven zayıflığıydı. Onlarla karşılaşmak, ortaklaşmak, alışverişte bulunmaktan, dinimizi kaybedeceğimizden endişe ettik. Halbuki son ve kendisinden önceki Peygamberlerin getirdiği dini hakikati tamamlamış bir dinin mensupları olarak başka din ve inanç mensuplarıyla karşılaşmaktan, alış-verişte bulunmaktan, bir arada yaşamaktan neden korkar ve endişe eder hale geldik? Bu durum müslümanların yaşayabileceği önemli bir zayıflık halidir. Öncelikle bu endişelerini izale etmeleri beklenir.
Bir arada barış içinde yaşama anlamındaki Çoğulcu anlayış müslümanların mirasıdır, tecrübesidir. Bugün bu siyasi üstünlüğü yitirmelerinin sebepleri etraflıca araştırılmalı ve bu sorunun soğukkanlılıkla cevaplandırılması sağlanmalıdır. Bunu yapamazsak önümüzdeki çağa müslümanlar olarak yine boynu bükük gireceğiz. Allah muhafaza.