Boğuşmakta olduğumuz koronavirüs de dahil olmak üzere bütün sosyal, siyasi ve ekonomik problemlerimizden samimi olarak kurtulmak mı istiyoruz?
O zaman bağış kampanyasından önce yapılacak daha önemli ve hayati şeyler var.
Çok ifade ettik; bu vesileyle bir daha altını çiziyorum;
Vallahi de, billahi de, adımın Fahrettin olduğundan ne kadar eminsem, bu ifade edeceklerimin de o ölçüde doğru olduğuna eminim.
Bağış kampanyasının bir yaraya derman olamayacağını söylemiyorum. Mutlaka kısmı, lokal olarak yaraları saracaktır. Ama bilinmeli ki, bir yere kadar… Siz bir yarayı kapatırsınız, diğer taraftan başka bir defekt oluşur.
Yapacağınız öncelikli ve acil olanı öneriyorum. İnanın bu öneriyi yaparken bile elim tuşlara zor gidiyor. Çünkü ne yazık ki, siyasi irade bu yapmakta olduğum ısrarlı önerilerime o kadar isteksiz ki, adeta imkansızı seslendiriyorum gibi geliyor bana… Ama yine de ma’şeri vicdana bırakıyorum;
Malum, güvenin, istikrarın hakim olmadığı bir siyasi iklimde hiçbir kamil başarıdan bahis edilemez. Bunun kitabını yazan Japon kökenli Fukuyama, her türlü gelişmenin sosyal sermayesi ‘GÜVEN’dir diyor. Gelişmiş ülkelerin başarılarını buna bağlıyor. Elbette çok haklı… Güvenin tesis edilmediği toplumlarda sosyal ve ekonomik dayanışma, yardımlaşma ve üretimde katma değer oluşturma mümkün değildir. Bugün toplum olarak yaralarımızı sarmanın en önemli yolu bu güven iklimini oluşturmadan geçiyor. Başka hiçbir çıkış yolu yok.
Bakınız yaşadığımız bir vakayı anlatayım: 2001 ekonomik krizi yaşanırken aynı zamanda uzak doğu ülkelerinde de benzer krizler yaşanıyordu. Şu an hangi ülke olduğunu tam olarak hatırlamıyorum ama ekonomik krizlerini daha kolay ve hızlı bir şekilde aşmak için halka çağrıda bulundular. Ülkenin Budist Rahipleri ellerinden birer ağaç dalıyla caddelerde ve sokaklarda dolaşıp halktan yardım talep ediyorlardı. Ve o günün parasıyla bu kampanyanın sonucunda Rahipler 4 Milyar Dolar bağış toplamışlardı. Türkiye ise 500 milyon dolar için IMF’nin kapısında dileniyordu.
O zamanda çevremdeki arkadaşlarla paylaşmıştım; ‘Şimdi Türkiye’de böyle bir kampanya yapılacak olsa her halde bir 100 milyon dolar bile toplayamayız.’demiştim. Çünkü yine o günlerde ‘yolsuzluklar, usulsüzlükler çarşaf çarşaf haber oluyordu. Dolayısıyla bu anlamda zamanın hükümetine karşı güvensiz olan toplumun böyle bir bağışta bulunması kolay değildi. Kimse kusura bakmasın, bugün dünden farklı değil. Hatta belki daha da kötü… İnsanların önemli bir çoğunluğunun nezdinde güvenini yitirmiş bir siyasi irade var. Bu kadar kamu israflarına şahit olan bir toplum nasıl bağışta bulunur? Demezler mi, ilk önce siyasi irade şu kamu israflarını; yolsuzluk ve usulsüzlükleri önlesin. Yani, ilk önce kendisinden başlasınlar. Konforlarından, lükslerinden feragat etsinler. Üstelik eskisi gibi de değil. Şimdi internet imkanlarıyla insanlar hayatınızın tüm ayrıntılarına vakıf oluyorlar. Saraylarınızdan tutun sofralarınızdaki yemek ve içeceklere varıncaya kadar görüyorlar. Dolayısıyla kendinizden başlatmadığınız bir fedakarlığın halk nezdinde istenilen bir karşılık bulması mümkün değildir. Toplananlar da ancak yaraların pansumanına yeter. Yaralarımızı iyileştirmeye yetmez.
Yapılmasını elzem gördüklerime devam edeyim;
Önemli ve acil bir diğer mevzu, bugüne kadar sürdürülen ayrıştırıcı, dışlayıcı dili bir kenara bırakıp, toplumun hiçbir kesiminin dışarıda bırakılamayacağı bir barış ve kardeşlik projesinin derhal realize edilmesi; hamaset değil, sözün gereğinin yapılması… Siyasi riski ne olursa olsun ortada bir beka sorunu varsa bunların hesabı yapılmaz.
Fedakarlığın, öncelikle kendilerine düştüğü gerçeğini kabullenip herkese, her kesime barış elini uzatmaları…
Cari hukuk uygulamaları nedeniyle mağdur edilmiş yüz binlerce insan var. Kimi işinden gücünden edinmiş; kimi mahkum edilmiş ve kimi de toplumdan dışlanmış durumda… Bir hukuk düzenlemesi ile acil bir şekilde bu yaralar sarılmalı ve ülkedeki mağdur ve mazlumların gözyaşları silinmeli, sosyal ve ekonomik hakları iade edilmeli…
Bürokrasi de müthiş bir yorgunluk, bitkinlik, heyecansızlık, idealsizlik ve umutsuzluk yaşanıyor. Yarınları için endişe içindeler. Yeni bir siyasi sayfa açılmadıkça bu metal ve mental yorgunluk kronik hale gelecek ve bürokratik mekanizma tıkanacaktır.
Sn. Cumhurbaşkanı, bir kaç yıl önce kendi parti teşkilatı görevlileri için söylediği ‘metal yorgunluk’ bugün bütün kamu görevlileri için geçerli olduğunu benim gibi ilgili olan herkesin gözlemlediği bir mevzu. İşte bu tür durumlarda bu iklimden yararlanan fırsatçılar çoğalır. Ve bunlar da Cumhurbaşkanlığına veya yakınlarına yakınlıklarını referans göstererek bürokrasi de istedikleri gibi iş kotarmaya çalışırlar. Mani olmak isteyen bürokratları ya tehdit edip uzaklaştırırlar veya sürece ortak ederler. Bu da toplumsal ahlaksızlığın yaygınlaşmasını tetikler. Bu ekonomik ahlaksızlık, toplumsal çözülmeyi ve çürümeyi derinleştirir. Bürokrasideki bazı dostlardan bu sürecin işlediği bilgisin alıyorum. Kahroluyorum…
Dolayısıyla bütün bu problemlerle boğuşmak için müthiş bir enerji ve umut birikimine ihtiyaç var. Bu sinerjiyi oluşturamayacak olursak bu mevcut hal ile bir adım ileriye gitme şansımız yok.
Bu siyasi şartlarda hiçbir kampanya gerçek anlamda yaralarımıza derman ve merhem olmayacaktır. Rahmetli Erbakan Hocanın deyimiyle sadece ‘pansuman tedbirler’ olarak tarihe geçecektir.
Gelin inat etmeyin, bu ülkenin geleceğini karartmayın. Siyasi geleceğinize, ikbalinize mal olacak olsa bile ülkenin ve toplumun genel çıkarları için barış ve kardeşlik elini uzatın her kesime… Adalet tohumları serpin ülkenin sathına; her tarafta bereket fışkırsın; yaralarımıza derman olsun.