Sivil Toplum Kuruluşlarının Devletleştirilmesi

by Fahrettin Dağlı

Türkiye’de STK dediğimiz organizasyonlar resmi olarak dernek, birlik, vakıf vs. hüviyetinde olan ve münhasıran belirli alanlara odaklanmış sivil kurumlardır. 1980’li yıllara kadar nisbeten kendi öz kaynaklarıyla beslenen, kamudan bağımsız, kendi özgün yapılarıyla gerek maddi ve gerekse sosyal anlamda toplumsal ihtiyaçlara karşılık veren bu yapılar çok önemli hizmetler ifa ettiler. Devletin müdahil olmadığı sivil alanlarda hayırsever insanlarla ihtiyaç sahibi kesimler arasında servis sağlayıcı bir misyon yüklenerek mümkün olduğu nispette devletle aralarına mesafe koymaya özen gösterdiler.

Kısmen Demirel ve Özal hükümetleriyle başlayan kamu-sivil alanların yakınlaşması AKP iktidarıyla birlikte ortaklığa dönüştü. Sivil Toplum Kuruluşu diye adlandırılan bu yapılar siyasal iktidarların sivil görünümlü arka bahçeleri olarak vazife görmeye başladı. Bu durum sivil alanın atmosferini önemli derecede zehirledi. Eskiden hayırsever halktan sağlanan öz kaynaklarıyla hizmet sunmaya çalışan örgütler bundan sonra ihtiyaçlarını kamu imkanlarından, rantlarından sağlamaya başladılar. Demirel’in “verdimse ben verdim” ve Erdoğan’ın “ne istediler de vermedim” cümleleriyle ortaya koydukları bir anlayışla beslenen STK’lar artık sivil ruhlarını yitirmiş ve iktidarların koltuk değneği işlevini görmeye başlamıştı. Siyaset kurumu ile sivil kuruluşların hukuki ve ahlaki olmayan ilişki tarzları bu topluma çok pahalıya mal oldu. Sosyal, ekonomik ve dini anlamda muazzam kayıp ve kaçaklar oluştu.

AKP iktidarı bu mevzuda adeta seleflerinin yanlış icraatlerinin üzerine tüy dikti.

Ankara’da bunun çarpıcı bir örneği var. Gökçek dönemi AB Belediyesi, ‘Hacı Bayram Camii Çevre Düzenlemesi’ adı altında bölgedeki metruk binaları kendisine yakın olan vakıf ve derneklere, binanın restorasyonu kendilerine ait olmak şartıyla 25-30 yıllık kiralama sözleşmeleriyle tahsis etti. Üstelik bu sözleşmelere öyle bağlayıcı maddeler koydu ki, STK ları siyasal ve sosyal anlamda kendisine bağladı. Böylece o mekanlarda kiracı olarak bulundukları sürece siyasi ve sosyal anlamda iktidarın aleyhine olabilecek bir sözlü ifade ya da eylemde bulunmaları imkansız hale geldi. Tam aksine iktidarın iradesine itirazsız bir şekilde uymaya mecbur bırakılan bu kurumların faaliyetleri kiralama karşılığında ipotek altına alındı.

Meselenin başka bir boyutu daha var. Oradaki binaları restore etmek şartıyla teslim alan vakıf ve derneklerin bir kısmı restorasyon işlerinin maliyetini de kamu imkanlarıyla karşıladı. Bizatihi o dönemde bir vakfın başkanlığını yapan arkadaştan bana anlatılan hikayeyi nakletmek istiyorum:

“Bina bize metruk halde teslim edilince restorasyon için hayırsever birini aradık. Kimse çıkmayınca yönetim kurulumuzda bulunan ABŞ Belediye görevlisi arkadaşa dönemin belediye başkanından talepte bulunmasını rica ettik. Arkadaş bu talebimizi başkan beye iletmiş. O da arkadaşımıza ‘senin birimin bir inşaat ihalesi projesi yapsın. Onu da tanıdığınız bir müteahhite ihale edin. O da size bir iltimas geçip binayı restore etsin. Arkadaşımız da başkanın dediği gibi ihaleyi yaptı ve yine yönetimimizde bulunan müteahhit bir arkadaşımıza ihale etti. Müteahhit arkadaş da iş bitiminden sonra bu işten para kazanmadığını beyan ederek bize ödeme yapmayı reddetti.”

Hikâyenin bana anlatılan bölümü bu kadar. Sonradan hangi kapıların aşındırılarak işin tamamlandığı hususunda malumat sahibi değilim. Ancak anlatılan kısım meseleyi izah ediyor.

Bu vakıfların ve derneklerin herhalde büyük bir kısmının en azından senetlerinde yazılı olan amaç dini hizmetlerin ifası ile ilgili işleri yapmaktır. Yani Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bunu yaparken hukuki ve ahlaki olmayan yollara ve usullere baş vuruluyor, adalet ve ahlak üzere inşa edilmeyen yapılarda sözüm ona hayırlı işler üretilmesi bekleniyor. Mümkün mü? Tabii ki değil.

O binaların ihaleleri adil değil, restorasyonu da meşru ve hukuki kaynaklarla yapılmıyor. Kamu kaynakları istismar edilerek, usulüne uydurularak inşaatları ikmal ediliyor. Maalesef iktidar bu kuruluşlara tahsis ettiği rant havuzlarıyla onların iradelerini çözmüş ve teslim almıştır. Bu aşamadan sonra siyasal iktidarın iradesinin hilafına hareket edenlerin başlarına nelerin geleceği de yine yaşanmış örnekler üzerinden tecrübe edilmiştir.

Şimdi mesele şu: Müslümanlar olarak yapmayı düşündüğünüz hizmetleri Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla yapıyorsanız öncelikle bu hizmetler için gerekli olacak yol ve vasıtaların da o rızaya muvafık olması, yani meşru ve helal olması gerekir. Daha baştan binanın temeline haram harç koyarsanız o binanın hayır ve güzelliklerin yayılmasına vesile olmasını beklememelisiniz.

İkincisi, eğer baştan iradenizi, size o kamu imkanlarını sunan iktidar sahiplerine ipotek ederseniz, adil ve ahlaklı bir duruş gösterebilme özgürlüğünü, imkanını kaybedersiniz. Yardım alan, emir de almaya başlar.

Son sözüm şu olsun: Siz inanma iddiasında bulunanlar, imanınızı Allah’a takdim edeceksiniz, kullara değil. İnsanları hidayete erdirmek mecburiyetinde değilsiniz ama her türlü söz ve eyleminizde adil ve ahlaklı olmak zorundasınız. Başkalarının dünyasını, ahiretini mamur edeyim derken kendi ahiretinizi berbat etmek akili insanın yapacağı bir iş değildir. Doğru hedefe yanlış yoldan gidilmez. Müslümanların hem hedefi hem de hedefe götürecek vasıtaları meşru olmak zorundadır. Tavsiyem bu düsturun bütün hayırlı işlerde rehber edilmesidir.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept