Bir önceki yazımda çoğu analizciden farklı olarak muhalefet boşluğunun ne solda, ne klasik sağ-muhafazakâr kesimde ve ne de başka yerde olduğunu, muhalefet boşluğunun İslami Camia da olduğunu ifade ederek gelecek yazımda bu hususun altını dolduracağıma söz vermiştim.
Evet, şimdi sözümü yerine getiriyorum.
Aslında bu tespite 1 Kasım neticeleri üzerinden varmış değilim. 2003 yılında Ak Parti Hükümetindeki ilk bürokratik yıllarımda eriştiğim bir kanaatti. Dostlarım bilirler ki uzun yıllardır bunu dile getiriyorum.
Liseli yıllarımdan itibaren ağırlıklı İslami siyasal bir kültür ortamında yetiştim. Dolayısıyla o günden beridir Türkiye ve dünya siyasetini takip ediyor ve izliyorum. Acizane bazı okumalar yapıyorum.
Kur’an’ın açtığı büyük pencereden bakarak Hz. Peygamberi izlemeyi, oradan Raşit halifelere ve ideal adalet devletinin kurucusu V. Reşit Halife Ömer Bin Abdülaziz’e, oradan iz sürerek Selahaddin-i Eyyübi’ye ulaşmak ve bu günümüze döndürerek bu yaşanmış adalet numunelerinin kültürel kodlarını zamanımıza nasıl davet edebilirizin arayışındayım. “Bulanlar arayanlardır” düsturu ile aramaya devam ediyoruz.
O kutlu vaktin gelmesini, şartların olgunlaşmasını çok arzuladım. Bu anlamda Ak Parti hükümeti elbette önemli bir kilometre taşıydı. İslami kesimin uzun siyasi mücadelesinin sonunda ete, kemiğe büründükleri bir siyasal yapı ilk defa ciddi bir çoğunlukla temsil edilebilme imkânına kavuştu. Siyasal sonuçlar, bu günleri özlemle bekleyen herkesi heyecanlandırmıştı.
Malumunuz, İslami camianın devlet yönetimi ile ilgili ilk ciddi sınavı mahalli idare yönetimleri vesilesi ile verilmişti. İlk zamanların idealist elitleri üzerinden gerçekleşen ameliye bir süre sonra çevre iklimine sirayet etmeye başladı. Rüşvetin, iltimasın, yolsuzluğun olmadığı, kamu imkanlarının çarçur edilmediği, vatandaşa adil davranıldığı, istihdamda uzmanlığa, ehliyet ve liyakate riayet edildiği gibi kamu oyundaki olumlu intibalar, bir süre sonra daha çok mahalli idarenin kazanılmasına ve sürecin tabii neticesi olarak da parlamenter çoğunluğa uzanan bir yönetim seyrine evirildi.
Kanuniyet böyle mi, değil mi bilemiyorum. Hayrın, iyiliğin, güzelliğin, bereketin, rahmetin işaretlerinin belirmeye başladığı bir anda her ne hikmetse olumlu görünen şeyler tersine rücu ederek, kötülüğe, iltimasa, haksız edinimlere, adaletten uzaklaşmalara evirildi. Belediye icraatları üzerinden iyi bir yönetim modeli ortaya koyan RP, FP deneyimi, Ak Parti ile birlikte savrulan, haktan ve adaletten uzaklaşan, yabancılaşan, popülist politikaların esaretine teslim olan bir öze dönüştü.
Ak Parti hükümetinin ilk atanan bürokratlarından biri olarak göreve başladığımda gördüğüm manzara beni dehşete düşürmüştü. Çünkü o güne kadar İstanbul Büyük Şehir Belediyesi yönetimi ile ilgili mufassal, sahih bir bilgiye sahip değildim. Bu eksikliğim nedeniyle haklı olarak ilk zamanlar ciddi ve tedrici bir değişim sürecinin oluşacağı beklentisi ve heyecanını yaşadım. Çok kısa bir zaman sonra ellerim böğrümde kaldı.
İstanbul Belediyesinin yönetiminden, gerek seçilmiş siyasi ve gerekse bürokratik kadrolara atanan arkadaşların yönetime dair anlayış, tutum ve davranışlarına şahitlik ettikçe umutlarım, heyecanlarım yok olup gitmişti.
Arkadaşlar, kendilerinden önce iktidar etmiş olan AP, ANAP, DYP siyasi klasiğinin kültürel kodları üzerinden siyaset yapmayı kendileri açısından daha işlevsel, daha kolay ve rasyonel görüyorlardı. Yani reel-politiğin tüm gereklerine harfiyen teslim olmuşlardı. Bir farkla ki; siyasi ve bürokratik kadrolarında, diğerlerinden daha çok beş vakit namaz kılanlara ve eşleri başörtülü olanlara yer verilmişti.
Hâlbuki şartlar son derece olgunlaşmıştı. Bir yandan içeride toplumu en kahir hâliyle etkileyen, yarınından endişeli hâle getiren ekonomik problemler (İltimasların, yolsuzlukların, usulsüzlüklerin yol açtığı güvensizlik, ekonomik kuruluşların içlerinin boşaltılması), siyaset kurumuna karşı olan güvenin dip yapması, eski siyasetin toptan sınıfta kalması, 28 Şubat zulmünün hoşnutsuzları, Kürt meselesi konusunda şartların ağırlaşması, uluslar arası camiada demokratik reformalar için çağrıların yoğunlaşması vs. bir dönemde bu kadim toprakların hasat edilmesi, yeni tohumların ekilmesi için son derece mümbit bir dönemdi.
Adeta Hz. Yusuf’un Mısır’ında olduğu gibi. Hz. Yusuf, o topraklara Hızır gibi yetişmişti. Onun vesilesiyle, Onun ruhaniyetiyle o topraklar rahmet, bereket ve adaletle sulandı. Mısır ve çevresinin birincil problemi olan ekonominin geleceğini inşa etti. Onlara merhametin, adil bölüyşümün ne kadar büyük bir erdem olduğunu örnekledi. Tevhide giden yolları adım adım döşedi.
Evet, Ak Parti hükümeti bu anlamda heyecan uyandırmıştı. Fakat çok kısa bir zaman içerisinde gördük ki arkadaşlarımız iktidar olmak için siyaset yapıyorlarmış, gerçek adaleti inşa etmek, yeni bir dönüşümü sağlamak, yeni bir inkılabı aralamak için değil. İstanbul Belediyesi’nde oluşan bürokratik kültür genel yönetime taşınmaya başlanmıştı. Yüksek orandaki halk desteği ve oluşan genel iklimi kendi dünyevi iktidarlarının ihatası için bir fırsat olarak gördüler. Geniş halk desteğini kendi haklılıklarının ölçüsü bellediler. Buna bir de çapsız muhalefet ve de daha doğru ifadesiyle muhalefetsizlik binince kibirlerinden, gururlarından, enaniyyetlerinden yanlarına varılamaz oldu. Haklı ikazlara ve uyarılara kulaklarına tıkadılar. Öyle ki kendilerine hakkı ve adaleti hatırlatanları düşman bellediler. “Yaşasın padişahım bin yaşasın!” diyen niteliksiz, kifayetsiz, ehliyetsiz, liyakatsiz kadroları omuzlarında taşıdılar. Milletin emanetlerini, “iş bitirici kadrolar” diyerek bunlara teslim ettiler.
İkinci önemli husus, yine İstanbul Büyükşehir Belediye deneyiminden hareketle denetimsiz bir yönetim tasavvur ettiler. Kamu Yönetimi Reformu Kanun Tasarısı ile niyetlendikleri düzenlemelerle denetim kurullarının hepsini tasfiyeye niyetlendiler. Peki, “Mevcudu neyle denetleyeceksiniz?” sualine karşılık gelecek bir cevapları da yoktu. Sözkonusu dönemde Teftiş Kurulu Başkanlığı yapıyordum. Mevcut gidişat ile ilgili ciddi endişeler vardı. Bu endişelerimi dönemin Başbakan Başdanışmanı Nabi Avcı’ya birebir ilettim. Bu gidişatın hayra alamet olmadığını ifade ettim. Konunun ciddiyetini kavradığını düşündüğüm Sn. Avcı durumu dönemin Başbakanlık Müsteşarı ve Kamu Yönetimi Reformu Koordinatörü Ömer Dinçer’e ileteceğini ifade ettiler. Ancak, bir geri dönüş olmadığı gibi hiçbir gelişme de olmadı. Üç dört sene kamu kuruluşlarına yeni denetim elamanı alınmadı. Ne kamu ve ne de özel sektör kâmil anlamda denetlenemedi.
Mevcut yapıyı beğenmeyebilirsiniz. Haklı olacağınız pek çok cihet bulunabilir. Ancak, bir şeyi yıkarken onun yerine neyi ikame edeceğiniz de o derece önemlidir. Modern dünyanın çok girift yönetim yapısının denetlenebilmesi için çok önemli eğitimlerle donatılmış uzman denetçilere ihtiyaç var. Bu ihtiyaç ısrarla kendilerine intikal ettirildi. Fakat adeta kulaklarına pamuk tıkamışlardı. O dönemde kamu sektöründe görev yapanlar ne demek istediğimi çok daha iyi anlarlar.
Üç-dört yıllık bir zaaf bu gün yolsuzluk/usulsüzlük olarak konuştuğumuz çoğu mevzunun kuluçkalığını yapmıştır.
Evet, bu arkadaşlar denetlenmeyi sevmiyorlardı. Ellerinden gelse Sayıştay da dahil olmak üzere tüm denetim mekanizmalarını lağvedeceklerdi.
Ne oldu peki?
Bu gün konuştuğumuz ve önemli nizalaşmaların doğmasına vesile olan paralel yapılar, derin yapılar, yolsuzluklar, usulsüzlükler ülke yönetimini ciddi problemlerin eşiğine getirmiştir.
Ülke yönetiminin en önemli işlevlerinden biri denetimdi. İyi seçilmiş ve eğitilmiş bir kadronun rehberliğinde ülkenin neresinde ne olup bittiğini anında merkeze intikal ettirecek nitelikli bir denetim ordusu, merkezi yönetimin eli, kulağı ve gözü olacaktı. Gördüklerini, duyduklarını, duyumladıklarını anında merkezi otoriteye iletecek ve varsa tedbirlerini önerecekti.
Bunu yapmak varken, geçmişin müzmin hastalığı olan ahbap-çavuş ilişkisinin, bazı cemaat ve topluluklarla, bazı dernek ve sendikaların referansları üzerinden ve daha ziyade kendi üye ve taraftarlarını istihdama yönelik bir gayretkeşliğin ötesine geçilemedi. Bir yönetimin olmazsa olmazı olan adalet, ehliyet ve liyakat askıya alındı. Sanki şöyle bir anlayış cari idi; Altta kim çalışırsa çalışsın piramidin en tepe noktasındaki irade her şeyi kontrol, sevk ve idare ediyor. Ehliyetsiz, liyakatsiz, ilimden, hikmetten mahrum bir yönetim ekibiyle gelinen nokta bu gün yaşadığımız kıyamet.
İkinci önemli bir yönetim mevzuu, çağdaş yönetim anlayışlarının kabul ve önerdikleri paylaşımcı/katılımcı yönetim modeli. Yürütme erki orkestra şefidir. Yönetiminde onlarca enstrümanın bir ahenk içersinde ortaya koydukları bir eser. Bunu yönetime şöyle teşmil edebiliriz; Bu ülkede yeterli düzeyde yetişmiş/uzman insan gücü var. Asıl olan yönetim enstrümanlarını, yönetim ilminin gerekleri çerçevesinde dizayn etmektir. En iyisini, en yeteneklisini, en uzmanını istihdam etmektir. Yönetim istihdamında, ahbap-çavuş ilişkisi yerine ilmin, tecrübenin rehberlik ettiği bir ehliyet ve liyakat ölçeğini sağlam ve sürekli kılmaktır. Bu iradeyi aşağıya tam bir eminlik ve güven içerisinde göçertmektir. Taltif ve ceza müessesini tam bir adillikle işletmektir. Yani sözün kısası, karşı karşıya bulunduğumuz, insani, siyasi, ekonomik, kültürel tüm problemlerimizi ehliyete, liyakate, ilme ve tecrübeye havale etmektir. Bu hem yönetimi işlevsel kılar ve hem de yürütme erkinin işini kolaylaştırır.
Bu hayati konuları çoğaltabiliriz. Fakat bu kadarı bile mevzuyuu anlaşılır kılmıştır herhâlde.
Bu hayati endişelerden hareketle çevremde az çok adil şahitliğine, akil adamlığına itimat ettiğim veya haklarında hüsnü zannımın bulunduğu çoğu kimseye müracaat ettim. Hatta şu an Başbakan Yardımcılığı görevinde bulunan bir Zat-ı Muhtereme bile.
Ekonomik göstergelerin iyi olmuş olmasının dağın arkasında bizi bekleyen yığınla insani ve toplumsal problemi görmemize mani olmaması gerekir. Mevcut problemleri paylaşmak suretiyle Ak Parti hükümetini denetleyecek, dengeleyecek bir siyasi tasavvurun geliştirilmesi gerektiğini ısrarla ifade ettim. Maatteessüf bu hususta da hayal kırıklıkları yaşadım.
Evet, bu gün bu gereklilik yine gelip gündemimize en kahırlı haliyle oturmuştur. İnşallah gelecek yazımda 1 Kasım Seçim sonuçlarından hareketle yeni bir siyasi çalışmanın zaruretini çerçevelemeye gayret edeceğim.