YATIRIMIMIZI ‘SAMİMİYETE, DÜRÜSTLÜĞE VE ERDEME’ YAPALIM!..

by Fahrettin Dağlı

Peygamberimiz arkadaşlarına ‘din nasihattir’ diye üç defa tekrarlayarak altını çiziyor. Evet, hepimiz nasihate muhtacız. Ne kadar akıllı ve zeki olursak olalım, aklımızın hakikat karşısında sınırlı bir bilgiye sahip olduğunu unutmayalım. Acizane kendimi nasihate çok muhtaç hissediyorum. Zaman zaman ayağımın kaydığını, tökezlediğimi hissediyorum. Yanımdaki dostların ikaz ve nasihatleriyle tekrar yola giriyorum. Allah’ın inayet ve yardımı ve de dostların uyarısı, ikazı olmamış olsa her an düz yolda şaşıranlardan olabiliriz. Keşke her daim yanımızda akleden, nitelikli, samimi, erdemli dostlarımız olsa da, Hz. Ömer misali bizi uyarsalar, yanlışlarımızı bize ikaz edip doğruyu gösterseler. Böylece denetlenebilir olsak. Bu anlamda hepimiz nasihate muhtacız.

Bugün nefsimde tecrübe ettiğim bir şeyi dostlarımın bilgisine tekraren sunmayı arzu ediyorum. Aslında çok muhtaç olduğumuz bir uyarı. Çoğu arkadaşımız için ‘malumun ilamı’ gibi olacak ama ‘et-tekrarı ahsen velev kâne yüz seksen’ veciz ifadesinin hakkına sığınarak bir daha tekrarlıyorum.

Yaşım geldi altmışa… Hayatta en çok tecrübe ettiğim hususlardan birini paylaşıyorum; Küçüklüğümden itibaren girdiğim sosyal organizasyonlarda çok arkadaşım, dostum oldu. Veya çoğu için öyle zannediyordum. Yaş kemal bulup arkama döndüğümde gördüm ki, binlerce insanla muamelatta bulunmuşum. Bir kısmı ile devam etmiş, bir kısmıyla da bir yere kadar… Hayatın sınavları araya girmiş, bir kısmımız sınav streslerine dayanamayıp, çıkıp gitmişiz; diğer bir kısmımız sınavda dökülmüş. Herkes kendine göre bir mazerete sığınarak uzaklaşmış. Günün sonunda bakıyorsunuz ki, yanınızda bir avuç dost kalmış.

‘Dost’ ile ‘arkadaş’ kavramlarını farklı görenlerdenim. İnsan bazılarıyla yol arkadaşlığı, ticaret arkadaşlığı, siyaset/parti arkadaşlığı, komşuluk veya okul arkadaşlığı gibi arkadaşlıklar yapabilir. Bunlar şartların sizi icbar ettiği birliktelikler/paylaşımlar olabilir. Dostluk bunun ötesinde bir ilişki/ muamelat biçimi. Dost, dürüstlüğüne, samimiyetine, ihlasına itimat ettiğin; ahde vefa gösterdiğine; adil olduğuna eminlik duyduğun; iyi veya kötü zamanlarında yanında gördüğün; ahlak ve edep sahibi insanlardır.

İnsanlarla dünyaya yönelik kurduğunuz ilişkiler bir süre sonra dünyanın hali değiştiğinde bakarsınız her birisi bir başka diyara savrulup gitmiş.

Onun için de artık ‘yoğurdu üfleyerek yiyorum.’ Anladım ki, dost edinmede en önemli kriter/ölçü; ‘Doğruluk, dürüstlük, erdemlilik, güvenilirlik/eminliktir.’ Eğer yol arkadaşlığı yapacaksam bundan böyle en başa koyacağım kriterler bunlar. Kişilerin bilgi/malumat sahibi olmaları ikinci sırada bir meziyettir. Asla birincisi olamaz. Birincisinden mahrum bir malumatın ne sahibine ve ne de dostlarına bir faydası olur. Ancak ne yazık ki halen cemiyette en çok itibar görenler, seçkinciler, aristokratlar, apoletliler, şöhret sahipleri, ağzı laf eden hatipler/nutuk çekenler; hamaset yapanlardır.

İnsanımızdaki bu hastalıklı yapı,siyasal organizasyonlar için de geçerli. “Ülkenin siyaseti niye bir adım ileriye gitmiyor? Veya neden bir siyasi ahlak oluşmuyor?” sorularının cevabı da bu izah içerisinde mündemiçtir. Orada da gördüğümüz manzara farklı değil. Politik önderler samimiyete, güvenirliğe, dürüstlüğe ve erdemliliğe değil; ahlaksız, yolsuz, sahtekar da olsa arkalarındaki seçmen desteğine veya şöhretine/popülaritesine veyahut daha ötesi mal zenginliğine bakıyorlar. Ne yazık ki, hangi ideolojik zeminde olursa olsun Türkiye siyasetinin bidayetten beri ortak karakteridir bu. Yıllardır gerek teorik ve gerekse pratik olarak ilgili olduğum siyaset bir türlü bu cendereden kurtulamadı. Aslında hastalığın nereden neşet ettiğini bilmelerine rağmen siyasi aktörler ‘iktidar kotarmayı’ hedefledikleri için ucuz olana prim veriyorlar. Halbuki bu siyaset ahlakı ve kültürü bizi on yılda bir getirip bir gayya çukurunun kenarına bırakıyor.

Asıl olan toplumda sayıları az da olsa erdemli, dürüst/güvenilir ve nitelikli insanlarla yol dostluğu yapmaktır. Gerisi tamamen Allah’ın tasarrufudur. Buna iman ediyoruz. Peki, niçin aksini yapıyoruz? Her zaman bu vesilelerle ifade ettiğimi tekrarlayayım; Aslında iman iddiasında bulunuyoruz ama iddiamız kalbimizde tasdik bulmuyor. Dolayısıyla sahih bir imana dönüşüp yol göstermiyor; hikmetle düşündürtmüyor. İnsana birey olarak Allah’ın yüklediği bir mükellefiyet var; onu yaparız sonucunu Yaratıcının kudretine bırakırız. Bize düşen murada uygun olanı yapmaktır. Murat neyi gerektiriyorsa onun icaplarını yerine getirmektir. Nasip olup olmaması tamamen O’nun takdiridir. Bize düşen, sebeplere müracaat edip fıtratın gereğini yapmaktır. İktidar/güç O’nun tasarrufundadır. .

Sonuç olarak derim ki (önce kendi nefsime), biz, biz olalım; hastalıklı, murada uygun olmayan hiçbir bir ilişki biçimine iltifat etmeyelim, prim vermeyelim. Dürüstlüğün, samimiyetin, erdemin en büyük sermaye olduğu şuuru ile az olan bu servet sahipleriyle beraber yol dostluğu yapalım; tüm yatırımı buraya yapalım; hem dünyamızı ve hem de ahretimizi mamur kılalım. Onlarla olan dostluğumuz eğriliklerimizi, yanlışlarımızı, hatalarımızı törpüler. Nitekim bu dünya ahiretin bir tarlası olduğuna göre her mümin tarlayı O’nun muradına uygun ekip biçmelidir.

Adalet Fatihi Ömer Bin Abdülaziz’den bir anekdotla sözümü noktalamış olayım;

Emevi zulmünün siyaset geleneğine alışmış olan Emevi Valileri Ömer B. Abdülaziz’in yönetim esas ve usullerine ayak uyduramazlar ve itirazlarını yükseltirler. Onun valilere tek cümlelik cevabı şudur; “Siz Allah’ın muradı olan Adaletle muameleyi yapın, herkese adil ve dürüst davranın; sonucunu Allah’a bırakın.” Acizane ben da tam olarak bunu söylemek istiyorum.

Allah, O’nun muradına uygun olmayacak tutum ve davranışlardan bizleri muhafaza buyursun.

 

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept