YESRİB’DEN MEDİNE’YE UZANAN BİR MEDENİYET HAREKETİ

by Fahrettin Dağlı

Malum, Hz. Peygamber inandığı, iman ettiği bir davayı diğer tüm insanlara duyurmak/tebliğ etmek için engelsiz, baskısız, özgür bir ortam/iklim arıyordu. Getirdiği mesajı kabul edeceklerini umduğu yakınları bile ona sırt çevirmişlerdi, hatta Onu taşlayanlar olmuştu. Zahiri tüm sebeplerin tükendiği bir zamanda 400 km uzaklıktaki altı kişi, tıpkı Hz. İsa’nın havarileri gibi Yesrib’den çıkıp Mekke’ye Hz. Peygamberin çağrısına koştular. Onlar adeta kuluçkanın ilk yumurtaları; toprağa atılan ilk verimli tohumdu. O bir Peygamberdi ve elbette Rabbinden umut kesemezdi. Ancak, bir beşer olarak Onun da bir dayanabilme, direnebilme gücü vardı. İşte tam da bu sınara dayandığı noktada, yani, onun ‘Bittim ya Rabbi’ dediği noktada, O da sevgili kulu ve Habibine ‘Yettim Kulum/Habibim’ diye karşılık vermişti.

Hiç aklında olmayan bir cihetten (Yesrib) bir gurup insan Mekke’ye gelip görüşme arzusunda bulundular. Her vesileyi kollayan Allah Resulüne ilk defa dışarıdan bir görüşme talebi gelmiştir.

Peygamberliğinin 11. yılında Akabe mevkiinde Hz. Peygamberle görüşen arayış içerisindeki altı kişi İslam’la şereflendiler. Ve bir sene sonra aynı vakitte yani hac mevsiminde tekrar buluşmak üzere Yesrib’e döndüler.

İlk görüşmelerinin üzerinden bir sene geçip, hac mevsimi gelince, içlerinde bir sene önce İslâmla şereflenmiş bulunan altı kişinin de bulunduğu 12 kişilik bir kafile Mekke’ye doğru yola çıktı.

Akabe denen küçük ve dar vadide, bir gece vakti gizlice Hz. Peygamberle buluşarak görüştüler. Şu hususlarda iradi olarak Resûlullaha bîat ettiklerine söz verdiler:

a) Allah’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamak,

b) Hırsızlık yapmamak,

c) Zina etmemek,

d) Çocuklarını öldürmemek,

e) Kimseye iftirâ etmemek,

f) Hiçbir hayırlı işe karşı çıkmamak.

Bir bakıma daha sonra yapacakları mukavelenin dibacesini akdettiler.

Bu bağlılık sözünden sonra Hz. Peygamber, kendilerine hitaben şöyle konuştu:

“Sizden, verdiği sözde duranın ücret ve mükâfatını Allah, tekeffül etmiş, onlara Cenneti hazırlamıştır. Kim insanlık icabı, bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya uğratılırsa, bu ona kefaret olur. Kim de yine bunlardan, insanlık haliyle birini irtikap eder de işlediği o şeyi Allah gizler, açığa vurmazsa, onun işi de Allah’a kalır. Dilerse onu bağışlar, dilerse azaba uğratır.”

Ayrıca, bu Müslümanlar, Hz. Peygamberle şu şekilde bir anlaşma akdettiler:

“Gerek sıkıntı ve darlıkta ve gerekse refah ve sevinç halinde söz dinlemek ve itâat etmek başta gelir. Ve sen bizzat, bizim üstümüzde bir tercihe sahip olacaksın ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itâatsizlik etmeyeceğiz.”

İlk Akabe sözleşmesinde bulunanların yapmayacaklarına dair söz verdikleri yukarıdaki hususlar, öncelikle mutlu, müreffeh ve huzurlu bir cemiyet hayatının temelini atmaya matuftu. İlk inşa, ‘yeni filizlerin neşvünema bulmasına’ dair hazırlık aşamasıydı.

Görüşmelerden sonra, yeniden şarj olmuş bir şekilde İslâm’ın hakikatini ve sesini duyurma ve yayma heyecanıyla yurtlarına geri döndüler.

Dönmesine döndüler de ancak gözleri arkada kalmıştı. Başmuallimsiz nasıl yapacaklardı? Yüksek temsiliyet, eğitim ve öğretim gerektiren bu dava için bir muallime ihtiyaçları vardı. Hz. Peygamberin nefesini o Yesrib topraklarına üfleyecek bir öğretmene ihtiyaç vardı. Ve Resulullah’tan bunu talep ettiler.

Resûl-i Ekrem de onların bu tekliflerini, fıtraten oldukça nazik, güzel konuşan, medenî ve aynı zamanda güzel bir simaya sahip Kureyşin eşrafından, genç bir sahabî olan Mus’ab bin Umeyr’i göndererek cevap verdi.

Yesrib’li Esad bin Zürâre bu yeni vahanın bir bakıma bahçıvan başı olarak görev yapıyordu. Bu sebeple Mus’ab bin Umeyr Medine’ye gelince onun evinde kalmaya başladı. Artık bu ev, Müslümanların buluşmaları için merkezî bir yer teşkil ediyordu. Bir başka ifadeyle ilk mektep!..

Bizzat Resûl-i Ekrem’den dersini almış bulunan Hz. Mus’ab, zamanı ve şartları çok iyi değerlendirebilen, fırsatları çok güzel kullanabilen birisiydi. Kabilelerin hatırı sayılır kimseleriyle görüşüyor, konuşuyor, onlara “kavl-i leyyîn”le (yumuşak, tatlı dil) İslam’ı anlatıyordu. Çok kısa bir zamanda kabilelerin önderleriyle görüşmeler yapıp onları ikna edip safa dahil etmiştir. Onu öldürmeye, kovmaya gelen herkes onda can bulmuştu. Yesrib kabileleri arasında yıllardır süren ihtilaf ve kavgaları bitirtmiş ve onları kardeşleştirmişti. Yesrib, gelecek rahmet ikliminin paratonerini karşılamaya hazırlanıyordu. Yesrip’ten Medine’ye dönüşmenin sancılarını çekiyordu.

Çok kısa zaman içerisinde bir iki istisna dışında Yesrib’li müşrikler arasında İslam’ın nuruyla aydınlanmayan hane kalmadı.

Evet, artık çöl vahaya dönüşmeye başlamıştı. İklim değişmeye, toprak ürünlerini vermeye başlamıştı. Hürriyet ikliminin getirdiği barış ve istikrar cemiyete huzur ve saadet getirmişti.

Bütün bunlar olurken ikinci bir buluşma için daha büyük bir heyet ile Hz. Peygambere, Mekke’ye gitme hazırlıklarına başlandı. Adeta ikinci bir aşama için yeniden bir sözleşme yapma zamanıydı. Başöğretmeni davet zamanı gelmişti. Her şey Onun teşrifine hazır hale getirilmişti. Peygamberliğin 13. yılında bu amaçla Yesrib’ten ikisi kadın olmak üzer toplam 75 kişi olarak yola koyuldular. Dikkatinizi çekiyorum. Belki de insanlık tarihinde bir ilk yaşanıyordu. Yapılacak bir sözleşmede kadınlar da temsil edilme hakkına kavuşmuşlardı.

Mekke’ye varan heyeti temsilen bir grup, Mescid-i Haram’da amcası Abbas’la oturan Hz. Peygamberin yanına vardılar ve şu teklifte bulundular:

“Ya Resûlullah! Biz oldukça kalabalığız. Seni yanımıza almak, size yardımcı olmak, uğrunuzda canımızı feda etmek, şahsınızı koruduğumuz şeylerden zatınızı da esirgeyip korumak üzere söz birliği etmiş bulunuyoruz. Bu hususta sizinle daha geniş konuşmak için nerede buluşalım?”

Resûl-i Ekrem, yine Akabe’de buluşmayı uygun gördü.

Hz. Peygamber Akabe’ye henüz Müslüman olmamış amcası Abbas ile geldi. Abbas’ın maksadı, yeğenini bu mühim meselede yalnız bırakmamak, yapılanları ve verilen sözleri bizzat görüp işitmekti. Malum Arap toplumunda asabiye çok güçlüydü. Dinine inanmasa bile Onu koruma ve kollama işini üstlenmişti.

Önce, Abbas söz aldı. Medineli Müslümanlara hitaben Allah Resulünü koruma hususunda kendilerine güvenleri varsa bu işe girişmeleri, aksi takdirde daha şimdiden bu işten vazgeçmeleri gerektiğini belirten bir konuşma yaptı. Ancak, Medineli Müslümanlar bizzat Resûlullahın konuşmasını istiyorlardı:

“Yâ Resûlallah! Sen de konuş. Kendin ve Rabbin için arzu ettiğin ahdi (sözü) al.” dediler.

O esnada Yesrib’li Müslümanların önderi durumunda olan Es’ad bin Zürâre Resûlullahtan konuşmak için müsâade aldı ve şöyle dedi:

“Ya Resûlallah, her dâvetin bir yolu var. O yol ya kolay olur, ya da zor! Bugün senin yaptığın dâvet, insanların çok zor kabul edecekleri çetin bir davettir. Sen, bizi takip ettiğimiz dini bırakmaya ve kendi dinine tâbi olmaya davet ettin. Bu çok güç ve zor bir işti. Buna rağmen biz bu teklifini kabul ettik.”

“Biz, yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden korunmuş, orada değil kavminden ayrılan ve amcaları tarafından düşmanlarına teslim edilmek istenilen bir zatın, hatta kendimizden başka hiçbir kimsenin de hâkim olmak için göz dikemeyeceği bir cemaattik. Bu çok zor bir iş olduğu halde, biz senin bu yoldaki teklifini de kabul ettik!”

“Halbuki bütün bunlar -Allah Teâla, doğru yolu bulma azmini ve sonunda hayra ulaşma ümidini ihsan etmedikçe- insanların hiç de hoşlanacakları şeylerden değildi. Fakat biz bunları dillerimizle ikrar, kalplerimizle tasdik, ellerimizi uzatmak suretiyle de kabul ettik.”

“Allah’dan getirdiklerine bilerek ve inanarak sana bîat ediyoruz. Biz, Rabbimize ve Rabbine bîat ediyoruz. Allah’ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir. Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir.”

“Kendimizi, evlatlarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz şeylerden seni de esirgeyip koruyacağız.”

Eğer, bu ahdimizi bozarsak, Allah’ın ahdini bozan bedbaht insanlar olalım.”

Es’ad bin Zürâre Hazretleri konuşmasının sonunu şöyle bağladı:

“Yâ Resûlallah! Kendin için arzu ettiğin ahdini bizden al. Rabbin için de istediğin şartı koş.”

İşte vahyin inşa ettiği aklın kelimelere, cümlelere dönüşen bu muazzam, muhteşem hitabı gördünüz. Çağımız diplomasi dili ve üslubunun bile yanında hafif kalacağı bir tablo!..

Hz. Peygamber o büyük dava adamını dinledikten sonra, gümüş mesabesinde olan sözler altına dönüşmeye başladı. Önce onlara Kur’ân-ı Kerim’den bazı âyetler okudu. Onları Allah’a davet ettikten sonra, Kendisi ve Rabbi için arzu ettiği hususları şöyle sıraladı:

“Yüce Allah için size söyleyeceğim şartım şudur: “O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan ibadet etmenizdir. Namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir.

Kendim için isteyeceğim ise şudur: “Allah’ın peygamberi olduğuma şehâdet etmenizdir. Kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızdır.”

Bu sırada Abdullah bin Revâha söz alarak,

“Ya Resûlallah. Bunları söylediğiniz tarzda yaparsak, bize ne var?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem,
“Cennet var.” diye cevap verdi.
Bu cevabı alınca, gözlerinde parlayan pırıl pırıl sevinçlerini,

“O halde bu kazançlı ve kârlı bir alışveriştir.” diyerek sözleriyle de teyit ettiler.

Sonra Hz. Peygamber’e,

“Yâ Resûlallah! Sana ne yolda bîat edelim, söz verelim?” diye sordular.

Hz. Peygamber:

“Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allah’ın Resûlü olduğuma şehâdet getirerek, namazı kılacağınıza, zekâtı vereceğinize; neşeli neşesiz zamanlarınızda sözlerime itâat edeceğinize; emirlerime tamamıyla boyun eğeceğinize; darlıkta da varlıkta da muhtaçlara yardımda bulunacağınıza; hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın Allah yolunda, Allah için hak ve gerçeği söyleyeceğinize; iyiliği emredip, kötülükten alıkoyacağınıza bîat etmeli, bana kesin söz vermelisiniz!”

“Şahsıma gelince; bana her yönden yardım edeceğinize; yanınıza vardığımda, kendinizi, kadınlarınızı ve çocuklarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip koruyacağınıza kat’i söz vermelisiniz!” dedi.

Bu karşılıklı söz alıp, vermelerden sonra Allah Resulu onlara, “Aranızdan, her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olacak on iki kişi seçiniz. Musâ da İsrâiloğullarından on iki temsilci almıştı.”

Medineli Müslümanlar, Hazreç Kabilesinden dokuz, Evslilerden üç temsilci seçtiler.

Bu temsilcilerin hepsi de Medine’nin ileri gelen, hatırı sayılır kimseleri ve okuma yazmasını bilen o günün şartlarında âlim zatlardı. Allah Resulü temsilcilerden bir istişare heyeti (meclis) oluşturuyordu. Yine dikkatinizi çekerim, bu hadise ne zaman cereyan ediyor? Komşu krallıkların kendileri dışındakileri insan yerine koymadıkları bir dönemde yaşanıyor.

Peygamber Efendimiz seçilen temsilcilere şöyle dedi:

“Havarîler, Meryemoğlu İsâ’ya karşı kavimlerinin kefili oldukları gibi, siz de sizden olanların kefilisiniz. Ben de Mekkeli muhacirlerin kefiliyim.”

Yani, halkın temsilcilerinin ‘Yesrib’i ‘Medine’ye çevirmeye yönelik ilk kurucu irade olarak görev almaları…

Onlar da, “Evet!..” deyip tasdik ettiler.

Hz Peygamber, on iki temsilci seçildikten sonra Yesrib’li Es’ad bin Zürâre’yi seçilen on iki temsilcinin başkanı tayin etti. Yani, meclis başkanı… Temsilciler, temsil ettikleri topluluklarla konuşup, Hz. Peygambere bağlılıklarının ehemmiyetini anlatıp, onları Resûlullaha bîata hazırladılar.

Bundan sonra Hz. Peygamber elini uzattı. Medineliler teker teker bağlılıklarını ikrar ettiler. Yapılan bu ahitleşme ve akitleşme bir manada Medineli ve Mekkeli Müslümanlar arasında bir ittifaktı.

Akabe görüşmeleri ve neticesinde sağlanan akit ve ahitleşmeler dünya tarihinin görmüş olduğu bir ilkti ve ondan sonra da kemal derecesinde eşi ve menendi yaşanmadı.

Çağımız Müslümanları Peygamberin soluduğu bu iklimden uzaklaştıkları için rahmet ve kerim bir siyasi atmosfere kavuşamıyorlar. Hz. Peygamber, adım adım bir kozayı ördü. Kozanın her bir hücresinde bir hikmet bıraktı.

Ne mutlu o hikmeti keşfedip içinde yaşadıkları zamana ruh üfleyenlere!..

Ne mutlu, Yesrib’leri Medine’ye dönüştürme ameliyesi yürüten ‘ADALET’ erlerine!..

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept