Bazı dostlarımdan zaman zaman şu minval üzere yorumlar alıyorum; “Kaç senedir bu yazılarla bir farkındalık oluşturmaya çalışıyorsunuz ama çoğunluk yine aynı aymazlık ve yanlışlıkları tekrarlayıp duruyor. Dolayısıyla siz ne yaparsanız yapın değişen bir şey yok. Eski tas, eski hamam. İnsanlar yanlışlarında ve aymazlıklarında direnmeye devam ediyorlar…”
Yani, zımnen bana şunu ihsas ediyorlar; İyi niyetlisiniz ama nafile bir çaba. Çünkü bunların değişeceği yok.
Evet bugün iki sual soracağım ve onlara cevap arayacağım;
Birincisi, insan düşünsel anlamda bir değişim yaşar mı?
İkinci soru ise, bizim bir başkasını değiştirmek gibi bir mükellefiyetimiz var mı?
Bu iki soru bizler için çok önemli ve mutlaka dört başı mamur bir şekilde cevaplandırılması gereken sorular.
İnsan değişir. Değişmemezlik insanın tabiatına / fıtratına uygun değil. İnsanın bir tekâmül süreci var hayatın içinde. Hem bedenen ve hem de ruhen bir tekâmül. Tıpkı bir ağaç gibi. Ya tekâmülü sürdüremez ölür veya tekâmülün en üst evresine ulaşarak muazzam meyveler verir. Belki de burada önemli olan diğer bir soru ise, değişimin nasıllığıdır. Yani, insanoğlunun değişiminde etkili olan dinamikler…
İşte yaratıcı da aslında insanoğlunun bu cihetine göndermelerde bulunur. Yaratılmış her beşerin ortak bir fıtrat üzerine doğduğunu ve daha sonraki değişimini ise dış etmenlerle tekâmül ettirdiğini ifade buyurur.
Onun için de hep ifade etmeye çalışırım; değişimin en önemli etkenlerinden birisi sosyal iklimdir. İnsanın içine doğduğu muhitin mukimlerinin / beşeriyetin hasıl ettikleri iklimdir. Bu iklimin olumlu veya olumsuz cihetleri insanın gelişim seyrine olumlu veya olumsuz etki yapar.
Yine tıpkı bir bitkinin tabiatına uygun bir iklimde neşvünema bulma hali gibidir. Asıl olan yer ve gök alışverişinin, iş birliğinin eşgüdümlü olarak sürmesidir. Güneşin ışınlarını almayan hiçbir bitkinin sağlıklı büyüyüp meyve verir hale gelmesi mümkün değildir. İnsanoğlunun da gelişim seyri tıpkı böyledir. Gök ve yerin iş birliği yani… Burada “gökten” ne kastettiğim malumunuzdur herhalde. Mekân ifade etmem sadece teşbihin yerini bulması içindir. İnsanoğlunu yaratan Allah, onun değişim dinamiklerini de bünyesine yerleştiriyor. Bunları işletme, işletmeme; geliştirme, geliştirmeme ve nasıllıklarıyla ilgili iradeyi insanoğlunun ihtiyarına bırakıyor.
İnsanoğlundaki değişimin en önemli parametrelerinden, belki de birincil parametrelerden birisi, zihinsel kalıplardaki işletim sisteminin nasıllığıdır? Fabrika ayarlarında mı; yoksa bir deformasyona uğrayıp, uğramadığıdır. Fabrika ayarlarında duruyorsa kullanım kılavuzuna uygun bir şekilde tadil ve tashihler yapılabilir. Eğer bir deformasyona uğrayıp, ayarlarından kopmuşsa öncelikle bir ayar tashihine ihtiyaç var. Bu anlamda hayatın tüm aşamalarında hayatı sorgulamayı gerektirir. Ama hiçbir şeyi sorgulama dışında bırakmaksızın… Dolayısıyla burada insan hayatındaki anlık değişimlerden çok hiç değişmemezlik gibi statik bir hayat yaşamanın daha olumsuz olduğu gerçeğidir. Değişimin elbette olumlu veya olumsuz yönleri vardır. Bu durum herkesin ideolojik yargılarına göre değişebilen anlayışlardır. Genellikle insanlar, başka insanların değişimini problem yaparlar; “Dün böyleydi bugün farklı” diye… Nasıl bir değişim yaşandığından çok kendi ideolojik yargılarına göre olumlanıp, olumlanmayacağı önem arz ediyor. Yaşanmışlık, ideolojik yargılarına uygun bir değişim ise iyi, mesele yok. Değilse kötüdür, kerihtir.
Şimdi gelelim ikinci soruya; bizim başkalarını değiştirmek gibi bir mükellefiyetimiz var mı? Hemen kestirmeden cevap verelim; hayır! Bu yetki kimsede olamaz. Ki böyle bir yetkilendirme bugünkü modern tabiriyle faşizmdir. Ki inanan bir insan olarak Allah’ın muradının da böyle olmadığını açıklıkla; net bir şekilde biliyoruz. Allah, peygamberine bile bunu uygun görmemiştir. Peygambere, “sana düşen ancak bildirmektir” diye uyarmıştır. “İnancını zorla muhatabına göçertmek gibi bir yükümlülüğün yoktur” diye ifade buyurmuştur. Değişim ise, insanın kendisinin irade etmesi ve bu iradeye uygun bir amel/eylem ortaya koyması ile mümkündür.
Dolayısıyla bizlerin başkalarını değiştirmek gibi bir mükellefiyetimiz, görevimiz yok. Mükellefiyetimiz, bildiklerimizi gizlemeden, saklamadan başkalarıyla paylaşmaktır. Mutlak iyiye, doğruya ulaşmak bu süreçleri işletmekle mümkündür. Ben de karınca kararınca bunu yapmaya çalışıyorum. İnsanların düşüncelerime, fikirlerime itibar edip etmeyecekleri benim problemim değildir. “Aklıma geleni, kalbimden geçeni söylerim, uyan uyar, uymayan kendisi bilir” gibi bir anlayışta da değilim; Bu da ayrı bir sorumsuzluk. Onun için de güzel ifade edilmiş; “Önemli olan sizin ne söylediğinizden çok muhatabınızın ne anladığıdır.”
Düşüncelerinizi muhataplarınızın haleti ruhiyesini düşünerek ifade etmeniz doğru olandır. Hazik bir hekim (mesleğinin hakkını veren hekim), hastasını muayene eder ve hangi ilacın ona faydalı olacağını düşünerek onu ona önerir. Temelde verileninin genel adı ilaçtır. Ama o ilacın içeriğindeki etkin madde o hastalığı iyileştirebilme tabiatına sahip. Tedavi eder mi, etmez mi; onu baştan kestirmek mümkün değildir. Ama her hekim umut ederek onu önerir. Hasta iyileşir veya iyileşmez; onun sorumluluğu hekime ait değildir.
Biz insanoğlu yaptıklarımızın karşılığını tam olarak ölçümleyecek durumda değiliz. Ancak paylaştıklarımızın neticesinde sadece bir kişi de olsa olumlu bir karşılık bulmuşsa bu bizi mutlu eder. Ahirete inananlar açısından karşılık sadece bu dünyaya ait de değildir. Şaşmayan mahkemenin huzurunda yargılanırken olumlu şehadetler bırakmaktır. Şunu diyebilmektir; “Allah’ım zannım o ki, ben bana düşeni yapmaya çalıştım. Eksiğiyle fazlasıyla sana getirdiğim hesap defterim budur” diyebilmektir. Bu gönül huzuruna kavuşmaktır. İşte temel soru, “Bu muhasebe şuuru içerisinde miyiz; değil miyiz?”
Peki, istediğiniz anlamda bir değişim olmazsa üzülür müsünüz? Elbette üzülürüm. Bu fıtri bir duygudur. Çünkü Peygamber de üzülmüştür. Ama Allah onu teselli etmiştir. Bizim de tesellimiz, 3-5 insan da olsa bize iletilen olumlu karşılıklardır; dualardır.
Sonuç olarak, yaklaşık 20 yıldır yazıyorum. Çok önemli şeyler yazdığım kanaatinde değilim. Bildiklerimi, öğrendiklerimi, hissiyatımı mümkün olabilecek derecede anlaşılır kılmaya çalışıyorum. Ne kadar becerip beceremediğimin takdiri beni takip eden dostlarıma aittir. Entelektüel bir dil kullanıp söylediklerimi anlaşılmaz da kılmak istemiyorum. Allah bile kitabında sık sık ayetleri ile ilgili olarak “açık açık beyyineler” ifadesini tekrarlıyor. Yani, vasat bir kültüre sahip herkesin okuduğunda anlayabileceği nitelikteki beyanlar. Ben de acizane Allah’ın muradı olan yöntemi taklit etmeye çalışıyorum. İnşallah isabet edenlerden olurum. Vesselâm…