BİRBİRİMİZİ ANLAMAKTA NİYE ZORLUK ÇEKİYORUZ?

by Fahrettin Dağlı

Zihnimizin el verdiği ölçüde bazı şeyleri gündemleyerek dikkatleri o tarafa yoğunlaştırmaya gayret ediyoruz. Herkesin kendine göre ehem-mühim sıralaması vardır. Son zamanlarda benim için en büyük gaile, en büyük endişe, ‘dinin toplum içerisinde yaşanırlığının ciddi irtifa kaydettiğidir.’ Bilinçli veya bilinçsizce bu dinin toplum içerisinde yaşanırlığına bizatihi bu dinin mensuplara tarafından kastedilmektedir.

‘Din adalettir’ diyorum birileri/bazıları hopluyor; ‘Olamaz’ diyor. ‘Niçin?’ diyorsun. Size onca ayet ve hadis sıralıyor. Allah’ın muradının/maksadının ne olduğunu Kur’anın bütünlüğü içerisinde hikmet nazarıyla ile bakıp zamanın ruhuna bir açıklama getireceği yerde parçalı bir bakışla onca ayet ve hadisi sıralıyor. Buna hayret etmiyorum. Çünkü benzeri onca hadiseyi birer tarih menkıbesi olarak okuyoruz. İronik olarak ‘menkibe’ diyorum. Aslında ders çıkarılması gereken hadiseleri birer menkıbe olarak okuyup geçiyoruz.

Evet, bunlar sadece bugünün de meseleleri değil. Tarih, kendini biteviye tekrarlıyor. Ne yazık ki, insanoğlu ise kendini geçmiş zamanların ruhuna hapsedip iman ettiği iddiasında bulunduğu muazzez dini kör bir fanusa hapsediyor. Tarih, şimdi ve gelecekte olacaklara ilişkin ayna tutar. Aynı yanlışları tekrarlamamayı öğretir. Geçmişte yaşananlardan ders çıkarmak akıllı adamların karıdır. Yani, Allah’ın insanoğlu için yarattığı aklı kamilen kullanmak büyük bir nimettir. Bu nimetin farkında olmayanlar dinin zamanlar üstü mahiyetini kavrayamamaktadırlar. Bugünün problemlerini, sosyal, siyasal, beşeri ve ekonomik değişimleri dondurarak, yok sayarak 1400 yıl öncesinin olup bitenlerinin kodlarını bu zamana taşımadan ve kodlara vurup bugün ne manaya geldiğini akıl ve hikmet dairesi içerisinde bütüncül bir çerçeveden bakmadan kendilerini geçmiş zamana mahkum edenler bugünü ve yarını inşa edemezler.

Bu durum sadece bugünün de problemi değil. Allah Resulünün irtihalinden kısa bir zaman sonra başlamış. Bugün ‘din adalettir’ dediğimizde önümüze kırmızı bayrak dikenler o gün Hz. Ali’nin ordusunun karşısına Mushaf takılı bayraklarla çıkmışlardı. Ve Hz. Ali’ye ‘Mushaf takılı kılıçlara karşı savaşmayız’ diyenlerin gerekçesi de bugünkülerle aynıdır. Hz. Ali’yi şehit edenlerin gerekçesi ile bugün hakkı ifade eden ve savunanlara karşı ayetle ve hadisle karşı çıkanların gerekçesi de aynı. Dini ruhundan/özünden arındırarak lafzın her tarafa çekilebilir kabuğuna mahkum etmek. İşte Hz. Ali’nin ordusu onun için mağlubiyete uğradı. Hz. Ali aynı gerekçelerle şehit edildi.

Adama diyoruz ki, ‘Bize Kur’an’da insanların Allah’a müteveccih ve kulların kendi aralarındaki ve diğer varlık aleminde yaşayan canlı veya cansız varlıkların hak ve hukuklarını düzenleyen hükümlerin dışında bir ayet gösterin? Kitap, yeryüzünde savaşmayı değil, ADALETİN VE BARIŞIN inşasını ve tahkimini sağlamayı hedeflemiştir. Kim ki, bunun aksine bir irade ve eylem ortaya koyarsa bilinsin ki, bunun adı İslam ve dolayısıyla adalet değildir.

İbn-i Haldun’unda işaret ettiği gibi yeryüzündeki kavgaların / nizalaşmaların en önemli ana kaynağı, hadariler (medeni, şehirli) ile bedevilerin (çölde yaşayan, köylü) anlaşamamazlıklarıdır. Biri, parmağın işaret ettiği pencerenin dışında gördüğü büyük tabloya odaklanıyor, diğeri ise parmağın işaret ettiği pencereye bakıyor; Biri kabuğu görmekte, diğeri öze intikal etmekte; Biri zarfa, diğeri mazrufa bakmakta. Dolayısıyla bakma yetileri farklı olduğu için ayni dili konuşuyor olmalarına rağmen birbirlerini anlayamıyorlar ve anlaşamıyorlar. Son üç beş senede toplumumuzda bu durum daha belirgin bir şekilde kesifleşti. Köylü (aşiret) geleneğine dayalı siyaset kültürü de bu durumu besliyor.

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept