Bugüne kadar teşkilat / örgüt yapıları içerisindeki ‘abi’ ağırlığının, dokunulmazlığının, tenkit edilemez olmasının sadece muhafazakar camiaya has bir hiyerarşik problem olduğunu zannediyordum. Ancak birkaç gün önce sol görüşlü bir kadının sosyal medya üzerinden yaptığı itiraflar bugüne kadarki ezberimi bozdu. Meğer muhafazakar camiada gördüğümüz kabul, orada da geçerliymiş. ‘Abi eleştirilemez, tenkit edilemez, düşüncesine, fikrine aykırı bir beyanda bulunulamaz.’ Hatta öyle ki, ‘Abi günahsız ve masumdur.’ sonucuna kadar gidiyor.
Bakınız kadın ne diyor?
“Babam bulunduğumuz mahallenin sorumlu “abi”si idi. Her gün bana şiddet uyguluyordu. Uzun süre dayanabildim, çevremde kimselerle paylaşmadım. Paylaşsam da bana inanırlar mı diye tereddüt ediyordum. Çünkü çevresi tarafından sevilen, sayılan, saygı duyulan bir ağır abi fiyakası vardı. Yine bir gün şiddet uygulayınca dayanamayıp mahalledeki ablalara gittim ve vücudumdaki morlukları kendilerine gösterdim. Onlar da mahalledeki diğer abilerle paylaştılar. Artık saklanamaz bir durum hasıl olmuştu. Neyse bütün cesaretlerini toplayarak ağabeyleri olan babamın yanına geldiler ve sordular. Babam da itiraf etti. Bunun üzerine yavaş yavaş babamla olan hukuklarını azalttılar ve bir süre sonra da tamamen uzaklaştılar. Ama o arada önemli ve kalıcı bir travma oluştu bende.”
Evet, kadının özetle itirafı buydu. Paylaşımın altına gelen yorumlara baktım. Halen aynı savunma refleksi var; “Tekil bir olay üzerinden devrimci ruhu böyle karalamaya hakkınız var mı?” Yani, bildiğimiz, alışık olduğumuz bir savunma refleksi…
Şimdi buradan muhafazakar mahalleye getireyim sözü. Yine dün bir nurcu liderin (bildiğimiz abi) video paylaşımına denk geldim. Sözkonusu şahsın özelliği, Said-i Nursi’nin hayatta kalan iki talebesinden birisi” olması. Peki, Said-i Nursi’nin talebesi olması ona nasıl bir ayrıcalık tanıyor? Ne yazık ki, kutsiyet derecesinde bir değer ve kıymet görüyor. Kimse onun ilmi veya hikmeti ile ilgili değil. Sadece hayattayken Said-i Nursi’ye yol arkadaşlığı yapması veya öğrenciliğini yapmış olması onu kıymetli/değerli kılıyor. Hatta daha da ileri götürüp kutsallık makamına oturtanlar var. Malum, nurcularda ‘abi’ vurgusu meşhurdur.
Ne yazık ki, ‘sahabe’ anlayışının maksadından çıkarılıp, Hz. Peygamberi hayattayken görmüş olmanın ‘sahabe’ unvanını almaya/taşımaya yettiği gibi…
Peki, sahabe olması onu -hâşâ- günahsız, masum mu kılıyordu? Onun kutsal bir makama oturmasını; sorgusuz, sualsiz cennete gitmesini mi sağlıyordu?
Kendisine iman eden kızı için bile kefil olmayan bir Peygamberi, hayattayken görmüş olmak bir kimseye hangi imtiyazı temin ediyor?
İşte bazen masum gibi duran bu yanlış itikatların hangi sosyal travmalara / cinayetlere sebep olduğunu bugün yaşayarak görüyoruz.
Bir başka benzer husus ise, “Seyyitlik” kavramı ve anlayışı… Birisinin şöyle veya böyle Hz. Peygamberin soyundan gelmiş olması ona bir masumiyet elbisesi giydiriyor mu? Onu günahtan arî kılıyor mu? Onu kutsallık makamına oturtturuyor mu? Bu soruların cevabını Hz. Peygamber kızı üzerinden vermiş. “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme, Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam…”
Dolayısıyla gerek ideolojik yaklaşımlarda ve gerekse cemaat yapılarında işleyen süreçlerin sonunda oluşan hiyerarşik statüler, çoğu zaman masum gibi duran bazı önemli sonuçlara sebebiyet veriyor; itikadı kaymalar, insani travmalar, sapmalar yaşanıyor…
Abilik veya daha küçük ölçekte ablalık müessesi İslami toplulukların sığlaşmasına, bireyin kendini bulamamasına, bir diğer ifade ile Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki son mertebe olan “Kendini Gerçekleştirme” basamağını ıskalamasına sebep olabiliyor.
Kült bir kültürün ürünü olan bu hiyerarşik hegemonya bireyde özgüven duygusunu törpülüyor ve yetenekleri köreltiyor/öldürüyor. Birey olma ve bağımsız düşünebilme kabiliyetini kaybettiriyor.