Önceki yazılarımda bir toplumdaki olumlu veya olumsuz değişimi sosyal yasalar çerçevesinde izah etmeye çalıştım. Merhum Cevdet Said’in Rad:11 ayetini tefsir babında yaptığı analizler ilham kaynağım oldu.
Bu yazımda da eski toplumlarda helak sebebi olan ahlaki tefessüh halinin toplumumuz ve insanlık için nasıl bir tehdit oluşturduğunu yazmaya çalışacağım.
Gerek ilahi metinlerden ve gerekse tarihi kayıtlardan öğreniyoruz ki, toplumların en önemli yıkım sebebi yaşadıkları ahlaki tefessühtür. O toplumların yıkımı, olağanüstü tabiat olaylarıyla (deprem, yanardağ patlaması, şiddetli yağmur, sel, kasırga vb.) gerçekleşiyordu. 20 ve 21. Asırda yapılan arkeolojik kazılardan çıkan buluntular da söz konusu kavimlerin bu alt-üst olma halini kanıtlıyor.
Hz. Peygamberin duasının da bir neticesi olacak ki, Onun irtihalinden sonra toplumların topyekûn yıkımları artık olağanüstü tabiat olaylarıyla değil, ahlaki tefessüh sonucu gerçekleşiyor. İç huzursuzluğunun, bereketsizliğin, terörün, kaosun zayıflattığı toplumsal bünyenin iç savaşlarla parçalanması veya başka toplumların / devletlerin boyunduruğu altına girmesi, özgürlüğün kaybedilmesiyle sonuçlanıyor. Bunun en bariz örneklerinden biri Osmanlı İmparatorluğu’dur. Son dönem Sadrazamlarından Said Halim Paşa, “devletleri yıkıma götüren en önemli amil, ümera ve ulema sınıfının bozulmasıdır” der. Bunun doğal bir sonucu kaht-ı ricaldir (yetişmiş, eğitimli insan kıtlığı). Sonuçta Osmanlı paramparça oldu ve siyasal coğrafyasında yaşayan toplumlar o günden bu yana müstemleke olarak varlılarını sürdürmektedirler. Yaşadıkları büyük trajediler bugün halen durulmamış, bölge iç huzursuzlukların, kavgaların, savaşların eksik olmadığı bir coğrafya haline gelmiş, felah bulmamıştır.
Bediüzzaman Said-i Nursi bu duruma dikkat çekerken, “bir toplumun başına gelebilecek en büyük musibet dinine / inancına gelendir” der. Bir toplumu birleştiren, dayanıştıran, ortak yaşam felsefesinin / iradesinin temelini oluşturan en önemli yapı harcı dindir. Farklı etnik mensubiyete sahip onlarca topluluk aynı inancı paylaşmanın verdiği güvenle asırlarca bir arada yaşama iradesi göstermiştir. Yakın tarihimiz açısından bunun en önemli örneği, Osmanlı coğrafyasıdır.
Bugün Türkiye olarak Osmanlının son asırlarındaki sosyal, siyasal iklimini ve buhranlarını yaşıyoruz desek abartmış sayılmayız. Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin yıkılış süreci üç asır sürmüş. Eğer meselelerimizi akıl-nakil dengesiyle çözemezsek korkarım ki, Türkiye’nin süreci o kadar uzun olmayacak.
Bugün ciddi bir kaht-ı rical yaşanıyor. Gerek siyasi platformlarda ve gerekse sosyal medya mecralarında gördüğüm manzara bunu çok net resmediyor. Güncel politik mevzuları konuşmaktan bir türlü asli insani ve toplumsal meselelerimizle ilgilenemiyoruz. Yitirdiğimiz değerlerle ilgilenmek yerine her gün mugalata yapmak, ilimden, ahlaktan, hikmetten mahrum ağız dalaşlarında bulunmak günlük rutinimize dönüştü.
Sosyal medyada paylaşılanlar tam bir akıl tutulmasını resmediyor. Hanelerimize, yurtlarımıza, vatanımıza ateş topu düşmüş, gözlerimizin önünde alev alev yanıyor ve ne yazık ki, bizler halen lüzumsuz gereksiz mevzuları büyük problemler olarak addedip birbirimizi kırıp geçiyoruz. Siyasiler toplumun önüne suni gündemleri koyuyor ve kitlelerin birbirleriyle boğuşarak enerjilerini boşuna tüketmelerine sebebiyet veriyorlar.
Bu buhrandan, bu helake sürükleyen süreçten çıkışımız mümkün mü, nasıl?
Rad:11ve muadili diğer pek çok ayette bunun mümkün olabileceği haberi verilmektedir. İlgili ayetlerde, değişimin bizatihi insanın özgür iradesine bağlı olduğu açıkça beyan edilmektedir. İnsanın kendi iradesiyle iyiye veya kötüye meyletmesi sonucunda üzerindeki maddi ve manevi nimetler çoğalır veya azalır.
İnsanların iyiye veya kötüye meyletmesinin motivasyonu nedir?
İbn-i Haldun’un önemli tasvirinde özetle deniyor ki, “Siyasal idareler / rejimler toplumların olumlu veya olumsuz değişimlerinin ana dinamiğini oluşturur ve bir bakıma beşeri coğrafyanın iklimini değer / ahlak ekimine hazır hale getirir.” Bundan sonrası orada mukim olan toplumlara düşer. İdarenin başındakine düşen bir “çoban ateşi” yakmak ve insanlara maddi ve manevi ümranın nasıl sağlanacağının örneğini göstermektir. Allah Hz. Peygamber’in “üsve-i hasene” (model insan, en güzel örnek) olduğunu bildiriyor. İnsanlar ve özellikle de Ortadoğu toplumlarının halkları “sultanlarının / liderlerinin / önderlerinin dini üzeredirler”. Yani, onları takip ve taklit ederler.
Bu açıklama muvacehesinde sonuç olarak diyebileceğimiz şudur: Bizim gibi Ortadoğu toplumlarının kaderleri siyasal rejimlerle ve önderlikleriyle çok ilgilidir. Ne yazık ki, bugünkü iktidar ve liderliği toplumun maddi ve manevi ümranını temin etmekten çok uzaklaşmıştır. Eğer bu toplumun düştüğü yerden tekrar ayağa kalkmasını arzuluyorsak öncelikle beşerî yapımızı maddi ve moral değerleri üreten bir ahlaki ve kültürel seviyeye yükseltmemiz icap ediyor. Enfüsi beklenti ve endişelere kapılmadan ülkenin sosyal iklimini baştan aşağı insanileştirecek, hukukileştirecek bir siyasal rejimin inşası için bu ülkenin erdemli insanlarının inisiyatif almaları gerekir. Meselelerimizin temel kaynağı siyasal düzendir, tashihi ve ıslahı da yine siyasal bir inkılaba bağlıdır.
Burada meramımızı izahtaki son önemli husus, toplumu oluşturan bireylerin kendilerini hesap dışında bırakmamaları, “bu makus talihi yenememede benim kusurum, hatam, eksiğim nedir” diye kendi kendilerini sorguya çekmeleridir. Toplumsal inkılabın kâmil düzeyde gerçekleşmesi buna bağlıdır. Hz. Peygamberin ifadesiyle “hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekmektir.”