Dini değerlerin politik arenada propaganda malzemesi olarak kullanılması ve politik çıkar sağlamaya yönelik niyet ve eylemlerle dini alanların, değerlerin tevhid edilmesi uzun yıllardır tartışılmakta olan bir mevzu. Çok partili sistemden bu tarafa dini değerlerin politik alanda kendisini sağcı olarak tarif eden politik organizasyonlar tarafından esaslı bir argüman olarak kullanılması, zaman zaman çok ciddi eleştiriler ve suçlamalara sebep oldu.
Türkiye toplumunun önemli bir çoğunluğunun dini yükümlülükleri yerine getirse de getirmese de kendisini müslüman kabul ettiği gerçeği yadsınamaz. Bu toplum, islami değerlere kıymet vermek ve korumak anlamında oldukça yüksek bir hassasiyete sahiptir. Sarhoşken bile yanında dini değerlere dil uzatılan biri, hemen refleks olarak tepkisini gösterir.
Politik aktörler, organizasyonlar bunun farkında olduklarından toplumun bu hissiyatını politik çıkara dönüştürmek ve lehlerine kullanmak için etik kuralları dikkate almayarak makyevelist bir anlayış geliştirmişlerdir.
Aslında bu durum Emevilerden bu tarafa kullanılan bir yöntemdir. Mızrakların uçlarına takılan Mushaf sayfaları ileri zamanlarda farklı versiyonlarıyla politik mücadelelerde muhaliflere karşı kullanıldı. Deneyim ve tecrübeyle sabit ki, bu anlayış ve uygulama sahiplerine politik bir gelecek ve ikbal sundu ama dini anlayışın da canına okudu. Bugün İslam dünyasının içerisinde debelenip durduğu hali pür melalinin en önemli sebeplerinden birisi budur.
Bir takım islami çevreler Muaviye’yi masum göstermek için en çok fethin Emeviler döneminde gerçekleştiğini, müslüman coğrafyasının bu dönemde genişlediğini anlatırlar. Ve yine çok sayıda mescidin de bu dönemde inşa edildiğini eklerler. Halbuki yine o islami çevre o dönemde sahici bir din anlayışına sahip alimlerin hangi eziyetlere, işkencelere tabi tutulduğunu; rejim için tehlike sayılan insanların üzerine nasıl gidildiğini de çok iyi bilmektedir.
O dönemde ganimet elde etme tutkusu, arzusu “fetih” ile maskeleniyordu. Halbuki az çok dini bir bilince sahip olan herkes İslam’da “fetih” denilen olgunun temel amacının, kulların Allah’tan başkasına kul, köle olmaktan arınarak Allah’a kul olma yolunda başlatacakları yeni arayışın önündeki bariyerlerin, baskıların kaldırılması demek olduğunu bilir. Fethin amacı, insanı, mutlak yaratıcının daveti karşısında özgür bırakmaktır. Yine bütün müslümanlar şu basit gerçekliği de bilir ki, hiç kimsenin -bu peygamber olsa dahi- bir başkasına inanç dayatma yetkisi, salahiyeti yoktur.
Fetih, her türlü baskıcı, otoriter ve faşizan yönetimlerin egemenliği altındaki insanları özgürleştirme çabasıdır. Bunun için de ilk olarak barışçıl çabalara başvurmak gerekir. Sonuç alınamayan durumlarda silahlı mücadeleye başvurulabilir. Onun için Kur’an Hudeybiye barış anlaşmasının gerçek bir fetih (Fethi Mübin) olduğunu bize bildiriyor. Malum, sahabenin açık muhalefetine rağmen Hz. Peygamberimizin (sav) imzaladığı bu anlaşmanın bütün şartları müslümanların aleyhine görünmekteydi. İlerleyen zamanlar sözkonusu antlaşmanın aleyhte görünen tüm maddelerinin müslümanların lehine sonuçlandığını gösterdi.
Hz. Resulün bu Fetih anlayışı Emevi saltanat rejimiyle birlikte çöp sepetine atıldı. Onun yerine gerek politik idareye ve gerekse savaşan güçlere daha çok dünyalık / ganimet kazandıracak silahlı savaşlara rağbet edildi.
Ne yazık ki, Emevilerce harcı dökülen, temeli atılan bu politik inşa süreci farklı versiyonlarıyla halen İslam coğrafyasında hükmünü sürdürüyor.
Bugünkülerin iktisadi ve askeri güçleri yetecek olsaydı onlar da herhalde diğer emperyal güçler gibi ganimet savaşlarına rağbet ederlerdi. Ellerinde imkan olmadığı için şimdilik sadece kendi politik krallıklarını inşa ve tahkim ediyorlar. Yine bunu da dini değerlerle karılmış harçla yapıyorlar.
Burada en büyük darbeleri dini anlayış ve samimi dindarlar yiyor. Dün Emeviler’in karşısında Ebu Hanife, bugün farklı aktörler…
Mevcut iktidar partisinin dini değerler üzerinden sürdürmeye çalıştığı iktidar süreci bir daha açıkça gösterdi ki, bu türlü politik inşa ameliyesi en büyük zararı dini değerlere veriyor. Dindar nesil söylemi, daha çok dini eğitim ve öğretim, ders müfredatlarına yerleştirilen dini dersler, daha çok camii inşaatı, daha çok dini tv kanalları, daha çok dini programlar v.s. gibi politik atraksiyonların hiçbirisi dini terakkiyi sağlayamadı. Tam aksine bugün 1990’ları arar hale geldik.
Müslüman önderlere, şeyhlere, imamlara, STK temsilcilerine “ne istediler de vermedik” usulünce kamu imkanlarını cömertçe sundular. Kamunun tüm imkanlarını kendilerine helal sayan bu zevatın ayağı yavaş yavaş kaydı ve çizgiden çıkarak çamura, bataklığa saplandılar. İktidarları uyarmakla yükümlü oldukları halde tam aksini yaparak iktidar gücüne yaslandılar ve onlara güç, kuvvet verdiler. Böylece hem kendileri ve hem de temsil iddiasında bulundukları değerler itibar kaybına uğradı, neredeyse tanınamaz hale geldi. Gömlek değiştirmenin nelere mal olduğunu yaşayarak gösterdiler.
Bugün dini alanın politize edilmesinin en acı sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Şöyle böyle değil tam bir bozgun yaşanıyor. En kötüsü de müslümanlık iddiasındaki sayısal çoğunluğun bu vurgun yemişliği ve bozgunu kazanç olarak görmesidir. Adeta cellatlarına âşık olmuş görünüyorlar. Allah aklımızı başımıza devşirmeyi nasip etsin. Akleden bir toplum haline getirsin. Aksi taktirde mukadder olan kötü son gerçekleşecek. Allah muhafaza…