KAZANMAK VARKEN KAYBEDENLERDEN OLMAYALIM!..

by Fahrettin Dağlı

“Gerçek dindarların ve din bilginlerinin, akıllarını kullanarak onları herkesçe bilinen günahların sözcülüğünü, savunuculuğunu yapmaktan, yalan söylemekten ve köklerini kurutan ve insanî değer bırakmayan haramı, rüşveti yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yapmakta oldukları düzenbazlıklar ne kötüdür.” (Maide-63)

Ayet, bütün zamanlar için önemli bir sorumluluğa işaret ediyor; Din de bilgi/malumat sahiplerinin (bugünkü isimlendirme ile din adamları/ilahiyatçılar), günahlar ve haramlar karşısındaki sorumlulukları hatırlatılıyor. Kuvvetli tahminim o ki, bu dönemin kaybedenlerinin başında bu sınıfa dahil insanlar geliyor.

Bu tespitten sonra okuyanların aklına gelebilecek olan ilk prototip herhalde yüzyıllardır süregelen klasik/geleneksel din anlayışını temsil eden sınıftır. Şahsen ben çok da öyle düşünmüyorum. Onlar kadar olmasa bile onların karşısında konumlanan din bilginleri / alimleri de sorumlulukları, veballeri az değil…

Uzun yıllardır bu topraklarda yaşanmakta olan klasik tekke, tarikat, cemaat kültürünün hamurunu yoğurduğu İslam anlayışının insanımızın önünde duran devasa problemlere çözüm üretmediği ve hatta zaman zaman problemlere kaynaklık ettiğine tanıklık edilmektedir. Zamanın önümüze koyduğu ağır problemlere çözüm üretmek yerine eski katı/durağan anlayışın inatla sürdürüldüğüne hepimiz şahit olmaktayız. Bu zihinsel eskimenin, çürümenin ürünü olarak İslam adına ortaya konan anlayış ve oluşturulan kültürle önümüzdeki devasa problemleri aşma imkanımız olamaz. Tam aksi problemlerin altında kalıp, egemen kültürlerin karşısında duramayıp tarih sahnesinden silinme riski vardır. Kim ne derse desin bu toplumun en büyük kıymeti / değeri İslam’dır. Onu çekip aldığınızda iyi, hayırlı ve faydalı adına elde bir şey kalmaz. Ve bu toplumu ayakta tutamazsınız.

Bu anlayışın karşısında duran bir gurup popüler ilahiyatçı var. Bunların çoğu da ilahiyat akademiyasındandırlar. Uzun yıllardır bu kesimin meselelere yaklaşımlarını, usullerini, üsluplarını, müzakere yöntemlerini de yakından izlemekteyim. Yayınlanan telif eserleri okudum/okuyorum. Neticede gördüğüm manzara hiç iç açıcı değil. Çok az sayıda istisnanın dışında önemli bir çoğunluk, topluma inemiyor, iletişim kuramıyor. Akademiyanın dört duvarı arasında ilimcilik yapıyorlar; entelektüel kibir kasıyorlar.

Birkaç yıl önce eski DİB Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu bu konuda bir itirafta bulunmuştu. Mealen demişti ki; ‘Türkiye’de İlahiyat akademiyasının 60 yıllık bir geçmişi var. Biz akademiya mensupları olarak fakültelerde bilgi ürettik ama bunu halka ulaştıramadık. Dolayısıyla bilgi sadece bu kesimin arasında dolaşıp duran bir data olarak kaldı.’

Ne yazık ki Prof. Bardakoğlu bu tespitinde haklıdır.

Bugün iletişim vasıtalarının yaygınlaşmasıyla birlikte akademi mensupları daha çok kitleye ulaşma imkanı buldular. Fakat bu sefer de tutturdukları usul ve esas muhatapta mâkes bulamadı.

Malum, ilahiyat ilimlerinde bir usul disiplini vardır. Tebliğin muhatap nezdinde mâkes bulması usule riayetle mümkündür. Firavuna gönderilen Peygambere bile ‘güzel/latif (kavli leyin)’ ile hitap etmesi istenmiştir. Hâşa, Allah Firavunun imana gelmeyeceğini bilmiyor muydu? Cenab-ı Allah dininin müminlerine bir kıssa üzerinden ölçü veriyordu. Ne kadar haklı bir davanız olursa olsun onu en güzel malzeme ile ambalajlayıp muhataplarına sunmadıkça müşteri bulamazsınız.

Yıllar önce bir ilahiyatçı akademisyene de bunu hatırlatmıştım; ‘İfade ve itiraz ettiklerinizin; muhalefet gösterdiklerinizin önemli kısmı doğru ve haklı çıkışlardır. Lakin öyle bir üslup/yaklaşım tutturmuşsunuz ki, insanlar esasa odaklanmak yerine üslubunuza takılarak sizi dinlemeyi bırakıyorlar. Hem entelektüel, akademik dil takıntısı ve hem de kullanılan tumturaklı ifadeler mevzuyu ta baştan anlaşılmaz kılmaktadır. Şahıslarını da rijit, sevimsiz göstermektedir.

Tam da buraya gelmişken bir iki hatıramı paylaşmış olayım;

Birkaç yıl önceydi, bir dostum, konuşma videoları ‘youtube’ta paylaşılan bir ilahiyatçı akademisyeni dinlememi tavsiye etti. Ben de merak saikıyla youtube açtım, gelen ilk videoyu seyrettim/dinledim. Sosyal medyada popüler olan bu ilahiyatçının özel bir guruba yaptığı bir sohbet… Orada bir gazete köşe yazarına verip, veriştiriyor. Tenkit konusu ettiği hususların bir kısmı doğru olsa da kullandığı kaba dil, yer yer hakaretler içeren üslubunu görünce videoyu kapattım, daha fazla seyredemedim.

Yine yaklaşık iki sene önce bazı arkadaşlar, şu sıralar popüler olan bir ilahiyatçının kitabını tavsiye ettiler. Gittim kitapçıdan aldım ve okumaya başladım. İslam tarihi ile ilgili bazı yorumlamaların işlendiği bir kitap. Hatta İslami eserler arasında son zamanların en çok satılan, okunan popüler kitaplardan biri olduğu kanaatindeyim. Kitabın 25. Sayfasına gelince okumayı bıraktım. Özellikle tarih yazımında yorumlamalar yaparken, coğrafya, o günkü beşeri yapı, toplumsal asabiye, iç ve dış dünya dinamikleri bilinmeden, dikkate alınmadan meseleyi alıp getirip bugünün aklı ve algıları üzerinden okumak, yorumlamak hem tarih disiplinine, hem olgunun kendisine ve hem de dönemin aktörlerine haksızlıktır. Bir bakıma tarihi tarihsizleştirerek okumak ve yorumlamaktır.

Hâlbuki geçmişi yok saymadan, süregelen müktesebatı da harmanlayarak dün ile bugün arasında sağlıklı ve sağlam bir köprü oluşturmak gerekir. Geçmiş önemlidir, zira gelecek geçmişin tecrübesi ve birikimi üzerine inşaa edilecektir. Geçmişin hikmetle ve emek/göz nuru verilerek üretilen bilgisini hiçbir kompleks duymadan harmanlayarak, süzerek ve yeniden vahyin süzgecinden geçirerek kalan özü günümüzün gelişen şartlarına göre soyutlayarak bugünümüzün meselelerine ışık tutacak aynalara/ yüksek ışık hüzmelerine sahip lambalara dönüştürmek. Mademki, işimiz mutlak hakikatin izini sürmekse bilinmeli ki, fani olduğumuz yolculuğun sonunda Allah bizleri hakikatin menziline ulaştıracaktır.

Burada temel soru şu; amacımız üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi? Veya bir başka ifadeyle niyetimiz, amacımız hakikati bulma çabası mı, yoksa farklı kanaatlere sahip olduğumuz muhatabı ütmek / yenmek / mat etmek mi? Bir defa buna karar verelim.

Bir başka soru; Müslüman aydınlar olarak birincil niyet ve çabamız, İslam’ın o pak ve ari özünü en güzel ambalajlarla topluma taşıyıp kabulü konusunda bir gayret ve azim içerisinde olmak mı, yoksa kendi anlayış ve kabullerimizi birilerine göçertmek mi? İşte vebalin büyüğü burada. Şu an tebliğe ve temsile muhtaç milyonlar var. Bu gerçeklik ortadayken benlik/ene kavgalarına iltifat etmek büyük vebaldir.

Yazımın başına koyduğum Maide:63’ e muhatap olmadır.

Netice olarak şu ihtarımı/ikazımı yapmış olayım; Adı, sıfatı ne olursa olsun dini mevzularda bilgi sahibi olan, hakikatin ilmine vakıf olanların bugünkü sorumlulukları ikiye, ona, yüze katlanmış durumda. Maide 63 onlara bu sorumluluğu yüklüyor.

Niçin susuyorsunuz?

Niçin kör ve sağır davranıyorsunuz?

Niçin bir üslup, yöntem tutturamıyorsunuz?

Kendinize ve muhatabı olduğunuz topluma yazık etmeyin; kazanma kuşağındayken kaybedenlerden olmayın

Zamanında alınmayan inisiyatifin, söylenmeyen sözün kefareti yoktur. Bu da böyle bilene…

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept