MUTLAK İKTİDAR NEDİR?

by Fahrettin Dağlı

Malum, Lord Acton’ın meşhur ifadesi; “İktidar/güç bozar; mutlak iktidar/güç mutlaka bozar”

O zaman iktidar ve mutlak iktidar ne anlama geliyor;

Kur’an’daki karşılığı nedir?

İktidar, izin verilmiş kullanım hakkıdır veya emanet üzerindeki geçici kullanım hakkıdır. Eğer bu emanet ve geçici kullanımı mülkiyete dönüştürmeye kalkışırsanız bunun adı ‘gasptır’; ‘mutlak iktidardır.’ İnsan için bu durum bir savrulmadır ve ‘mutlak yıkımdır.’

Bakınız ‘mutlak iktidar’ iddiasında bulunan firavun’un iktidara bakışı;

Firavun, halkının içinde bağırarak: “Ey halkım! Mısır yönetimi benim elimde değil mi? Ayaklarımın altından akan şu nehirler benim değil mi? Görmüyor musunuz?” dedi. (Zuhruf:51)

Ayetin kısa açılımı şu: “Ey halkım! Mısır’ın hükümranlığı benim hakkım değil mi? Bana babamdan miras kalan otoritem altındaki bu topraklar ve ayaklarımın altından akan şu nehirler benim malım değil mi? Fakat birileri (Hz. Musa), sizi bana karşı kışkırtıp yönetimi ele geçirmek istiyor, bunu hâlâ göremiyor musunuz?”

Kur’an-ı Kerimin Firavunla ilgili tüm ayetlerinde zamanlar üstü firavunluk mantığını okuyoruz, anlıyoruz. Hâşa, Allah abesle iştigal etmez. Dönüp dönüp Firavunların mantığını; güce atfettiği manayı dile getirmekle bu emanete karşı mülkiyet iddiasının belli zamanlarla sınırlı bir anlayış olmadığını bize ihsas ediyor.

‘Mâlik’ül mülk; Mülkün gerçek maliki Allah’tır. Her mümin buna iman eder. Elindeki, avucundaki her şeyi; hatta vücudunun azalarını bile emanet olarak bilir. İnsan kendi vücudu üzerinde bile mutlak bir hakimiyete sahip değildir. Fakat firavun mantığı; mülkün malikinin kendisi olduğunu zanneder. Onu emanet olarak görmez.

Firavunlaşmaya temayülü, sahip olduklarının emanetçisi olduğunu unutup, maliki olduğunu zannettiği yerde başlar. Her melik/her iktidar sahibi, bu eşiği aşarak firavunlaşır. Kendisine imtihan edilmek için verilmiş emanetleri, değerleri, kendinden menkul bilir ve mülkiyet iddiasında bulunur.

Her şeyi nefsine ait bilmek ve onun üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmak; asıl sahibi unutturur; O’na müteşekkir olmayı unutur. Yani, insan Rabbini unutur. Bir Müslüman için tehlikenin eşiğidir bu. Bu eşik aşıldıktan sonra da insanoğlu kendisini kayıp eder; kendisine yani fıtrata yabancılaşır; yeryüzünde yaşamanın hikmetini unutur. İnsanın varlık sebebi, Rabbini tanımak, tanıtmak ve kulluk etmektir. Kibir ve azamet onu çok kötü derekelere doğru sürükler. Kendini kaybettiği için nereye doğru savrulduğunu hesap edemez duruma gelir. Bir çölün ortasında yoluna kaybeden şaşkın misali…

Bakınız firavunlaşma sürecinin/temayülünün davranış biçimlerine yansıyan numuneleri;

“Ben, şu aşağılık, neredeyse söz anlatamayacak durumda olan adamdan daha üstün değil miyim?” (Zuhruf:52)

Hz. Musa’yı kastederek, onu hakir görüyor ve aşağılıyor. Hz. Musa’nın dilindeki kekemeyi diline dolayarak onu, onun üzerinden itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Yani kara propaganda yapıyor.

Allah’ı hesaba katmadan; O’nun asıl sahip olduğunu ihmal ederek, unutarak yapılan bu ithamlar karşılığında Allah’ın yardımı anında geliyor. Adeta, “sen misin onu dilindeki kusur nedeniyle hakir gören, aşağılayan; bak şimdi ‘Ben ona öyle bir mucize vereceğim ki, onun diliyle ifade edemediğini eli ve asası dile getirecek. O zaman mutlak hakimin kim olduğunu acı bir şekilde öğreneceksin!..

Evet devam edelim firavuni ruhun alamet-i farikalarına;

O, halkını küçümsedi, onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar yoldan çıkmış kimselerdi. (Zuhruf:54)

Ayet, bütün firavuni dikta rejimlerinin ortak karakterini vurguluyor; Halkını küçümseme, devlet terörü… Bunun karşısında da sindirilmiş bir halk…

Evet, netice olarak mutlak iktidar iddiasında bulunanlar hükümranlığı altındaki halkı da kendi tebaaları, kendi kulları olarak görürler. Onların söz söyleme hakları yoktur. Mabud olarak gördüklerine tam bir teslimiyetle, sadakatle bağlanmışlardır. Kendilerinden öncekilerin bağlan dediklerine bağlanmışlardır. Aptalca, ahmakça bağlanmışlardır. Allah’ın kendilerine nimet olarak verdiği akıllarını kullanmazlar ve mankurtlaşmışlardır adeta. Mutlak iktidarın karşısında iradelerini sıfırlamışlardır. Muktedirleri/melikleri yeryüzünün mabutları, tanrının yeryüzündeki mümessilleri olarak görmeye başlarlar.

İşte bu durum, insanın yaratılış gayesinin dışına çıktığının, zelil olduğunun alamet-i farikasıdır. Allah kimseye bu zelilliği yaşatmasın!..

Bunları Okudunuz Mu?

Yorum Bırak

This website uses cookies to improve your experience. Accept