Basit bir google taramasıyla bulduğum fotoğraflar. Herhalde ayrıntılı bir tarama yapmış olsaydım bunlar gibi yüzlercesi vardır.
Yanlış anlaşılmasın lütfen, burada tarikat veya tasavvuf karşıtlığı yapıyor değilim. Kategorik olarak düşmanlık da, yakınlık da doğru değildir. Burada bu toplulukların dindarlığını da mevzu bahis edecek değilim. Zaten her şey gözler önünde cereyan ediyor…
Burada dikkat çekmeye çalıştığım husus, siyaset kurumuyla, bu dini çevrelerin giriştikleri ilişki biçimleri…
Bu mevzu, sadece bugünün meselesi de değildir. Tarihsel bir arka planı var. Ben sadece yaşım gereği yakın tarihte yaşadıklarımızı iyi hatırlıyorum.
1990’larda arka arkaya patlayan (veya patlatılan) balonlarla İslami cenah büyük bir töhmet altında bırakılmıştı. Birkaç şeyh bozuntusu diye geçiştirilebilir. Ancak işin boyutu çok da öyle değildi. Daha derin boyutları vardı…
Aczimendiler ve onların liderinin yaptıkları; Kalkancı ve adamlarının çarşaf çarşaf yayınlanan, foto-romanlara taş çıkartacak rezil hikayeleri…
Peki, bunları bu kadar azgınlaştıran, besleyen, büyüten muharrik güç neydi/nedir?
Bu adamlar arkalarına siyaset kurumunun gücünü almadan bu rezillikleri yapma cesareti bulamazlar.
Basit bir örnek; 1990’larda Kalkancı ile İstanbul’daki bazı tarikatların kavgaları vardı.
Hikaye nasıldı biliyor musunuz?
Rivayet o ki, bu adamlar o günkü İstanbul BŞ Belediyesinden mürit sayısına göre ihale alıyorlardı. Onun için de mürit avcılığına çıkıyorlardı. Haliyle mafya çeteleri gibi karşı karşıya geliyorlardı. Adam kaçırılıyordu; Cinayetler işleniyordu…
Tekrar altını çizerek ifade ediyorum; Arkalarına bir siyasi gücü almadan bu çirkinlikleri cesurca yapma imkanları olamaz.
İşte en son mevzu bahis bir şeyh bozuntusunun Ayasofya’nın açılmasıyla ile ilgili medyaya yansıyan siyasi beyanları… Cübbeli, cübbesiz onlarcasının kavgaları, gürültüleri…
Peki, bunların paylaşamadığı ne?
“Ekonomik/rantsal çıkarlar; siyasi ve sosyal nüfuz oluşturma.”
Bunların dindarlık gösterileri ve medyaya yansıyan yüzü, dini alanı pespayeye çevirdi. Toplum bunların haline şahit oldukça dindar mahalleden uzaklaşıyor. Daha kötüsü ise ‘DİN’den uzaklaşıyorlar!..
Artık her gün tanık olduklarımız, hadisenin ulaştığı çirkin boyutu resmediyor. Siyasilerin kendi ikballeri uğruna bunlarla giriştikleri ilişki biçiminin ülkenin dindarlık alanını ne hale getirdiğini ayrıntılı izah etmeye gerek var mı?
Evet, bu resimlerde gördüğümüz ve göremediğimiz ilişki biçimleri sonlandırılmadan ne siyaset kurumu ve ne de dindarlık alanı felah bulmayacaktır.
Dini kurumlar ve aktörleri, şeytandan uzak durdukları kadar siyaset kurumundan uzak/mesafeli olacaklardır. Gerçek bir sivili inisiyatifi temsil edecekler. Bu dileğim şimdilik hayal gibi görünür ama bu müzmin kronik sorunun halli için başka bir çare de bilemiyorum.
Toplumsal sorumluluk bilinci beni sınırlamamış olsaydı burada daha farklı tekliflerde bulunabilirdim. İnşallah zamanın ruhu olgunlaşırsa bunları da konuşacağız; konuşmamız gerekir.
“Ben Müslümanım” diyen hiçbir kimse ‘bu durum beni ilgilendirmez’ gibi konformist düşünme lüksüne düşmesin. Elbette Müslümanlar olarak öncelikle bizi ilgilendiriyor. Bize söz söyleme hakkı veriyor!..
Müslüman olarak başımızdan aziz bildiğimiz dinimizin üç beş şaklabanın elinde oyuncak haline getirilmesine elbette bigane kalacak değiliz. Tepkimiz olabildiğince güçlü ve sert olmalı!..
Bugüne kadar yaşadığımız fecaatler aklımıza başımıza almaya yetmemişse o zaman hep birlikte mukadder acı sonu bekleyelim!