Devletin görevi dindar veya lâdini nesil yetiştirmek değil. Devletin görevi; insanların fikir, düşünce ve inanç hürriyetlerinin önündeki bariyerleri kaldırıp, herkesin -her neye inanıyorsa- inandığını yaşama ve yayma hürriyetine sahip olmasını temin etmektir.
Dinini mümince yaşama cehdinde olan birisi olarak ‘Devletin’ inançlar karşısında nötr kalmasından tarafım. İnanç, birey ile Allah arasında bir icap-kabul muamelesidir. Kişinin arama mücadelesinin bir neticesidir. Müslüman olmayan ailelerin çocuklarına bir inanç dayatmak doğru olmadığı gibi Müslüman ailelerin çocuklarına bile eğitim adı altında herhangi bir inanç dayatmak insani ve İslami değildir. ‘Eğitim’ dediğinizde peşin bir kabulle başlıyorsunuz. O insanın / o çocuğun Müslüman olduğu zımni kabulü ile başlıyorsunuz. Halbuki doğru olan ‘öğretim’dir.
AKP iktidarlarının uygulamaları da gösterdi ki, devletin ilahiyat fakülteleri, İHL liseleri, Kur’an Kursları v.b. eğitim kurumlarının sayılarını artırması; genel liselerin ders müfredatlarına dini mahiyetli derslerin konulması, Diyanet işleri Başkanlığı bütçesinin ve personel sayısının artırılması v.b. diğer tedbir ve ilavelere rağmen Türkiye’de dindarlık anlamında bir irtifa kaybı sözkonusu!.. Eğitimci arkadaşlarımdan aldığım bilgiye göre bu sene İHL’lerine kayıt yaptıran öğrenci sayısında ciddi bir azalmanın olduğu ve hatta bazı okulların öğrencisizlik yüzünden kapandığı ifade ediliyor. Camii cemaatinde ciddi azalmaların olduğu yine paylaşılan bir şey. Geçenlerde bir dostum, Cuma Namazı için Ankara Kocatepe Camii’ne gittiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını; eskiden Cuma Namazı vakitlerinde tıklım tıklım dolan camide şimdi ancak üç saf oluştuğunu söyledi. Kur’an Kursu hocaları görev yaptıkları kursların kapanmaması için haneleri dolaşıp kadınları teşvik etmekteler. En azından kağıt üzerinde öğrenci kaydı yapmaktalar…
Zaten yapılan kamuoyu anketlerinde de benzer neticeler çıkıyor. Demek ki ayrılan yüksek bütçeye, açılan onca okula ve artırılan eğitim kadrosuna rağmen dindarlık çıtasında ciddi bir irtifa kaybı sözkonusu.
‘Demek ki burada bir yanlışlık var’ deyip külahınızı önünüze koyup düşünün. Halen siyasetin zirvesindeki bir kişi olarak ‘dindar nesil yetiştireceğiz’ söylemi hamasetten öte bir şey değil. Ve ne yazık ki, bu söylem bile dini alana zarar veriyor. Haddime değil ama eğer o haddi kendimde bulmuş olsaydım şöyle derdim; “Allah aşkına bırakınız dinin/dindarın yakasını. Hür bırakın. Güvenin insanınıza, arama mücadelesinin neticesinde aradığını bulur veya bulmaz. O da devlet olarak sizi ilgilendirmez. Siz yeter ki, vatandaşlarınıza adil davranın, onların inançlarını öğrenme, yaşama, yaşatma ve yayma hürriyetinin önündeki engelleri/bariyerleri kaldırın bakın görecekseniz ki dindarlık nasıl neşvünema buluyor!..”
Din alanın devletten bağımsız olarak sivil bir ruha kavuşturulması dinin mahiyetine ve maksadına en uygun olandır. Devlet, mahiyeti itibariyle siyasi bir örgütlenmedir / yapılanmadır. Tarihsel olarak din-devlet ilişkileri hep problemli olmuştur ve dini anlayışı mahiyetinden uzaklaştırmıştır. Devlet ne kadar din alanına müdahale etmiş veya taraf olmuşsa orada mutlaka ciddi sapmalar ve tahrifatlar oluşmuştur. Siyaset erkinin hükümran alanına dahil edilmiş ‘din’ tutsaktır. Halbuki dinin en önemli gıdası ise ‘hürriyettir.’